Acı ile ilgili en büyük dersimi askerdeyken almıştım.
her sabah kalkıyoruz, eşofmanlarımızı giyip takım olarak koşuya çıkıyoruz. koşudan sonra kamuflajları giyiyor ve bu sefer sahada tüfekli ve tüfeksiz hareketler serisini bağıra bağıra yapıyoruz.
tespitim şuydu: koşu esnasında bir müddet sonra dil damak kuruyor ve acı çekme faslı başlıyor. ancak bir seferinde komutan bizi koştururken marş ve türkü söyletti. çok ilginç bir şey oldu. türkü söyleyip koşarken pek de acı çekmediğimiz fark ettim ve çok şaşırdım. halbuki bedendeki tüm reaksiyonların aynı olması gerekiyordu; yapılan iş tıpatıp aynıydı çünkü.
ancak insan, dar mantık kurallarına hapsedebileceğimiz kadar basit bir canlı değildir. bir psikolojik etken bazen her şeyi tümüyle değiştirmeye yetebiliyor.
insan acıya odaklandıkça acı daha da artıyor hatta kat kat artıyor. acıya değil de olumlu bir şeye odaklanınca, acı azalıyor hatta kimi zaman tamamen yok olabiliyor.
biliyorum, bizim bilimperestler hemen hadiseyi “o basit bir telkin etkisi, plasebo etkisi” falan diye küçümseyeceklerdir. bence işler öyle yürümüyor insanda. bir nal yüzünden bir at kaybedebilirsiniz, bir at yüzünden de savaş kaybedilebilir. o yüzden insan ile ilgili hiçbir etkeni küçümsemek kanaatimce doğru değildir.
bu dünyada her şeyin önce bir reel zemini vardır. maddi gerçekleri yani altyapısı vardır. insanın psikolojisi bedenin kimyası üzerinde yükselirken, toplumun psikolojisi de iktisadi altyapının üzerinde yükselmektedir. ancak insan oldukça karmaşık bir canlı olduğu için üstyapı altyapıdan tamamen kopup bağımsız olamasa bile bir tür özekliğe sahip olabilmektedir.
kısacası gerek toplumda gerekse insanda psikolojik süreçleri küçümsemeyelim. basit bir iki moral takviye ile acıdan kurtulmak mümkün olabilir. ancak uzun vadede belirleyici olan kesinlikle altyapıdır. onu da gözden kaçırmayalım.
not: benim altyapı analizlerini oldukça materyalist bulanlar olabiliyor kimi zaman. “bu dünya geçim üzerine kurulmuştur”. kim söylüyor bu sözü biliyor musunuz? Hz. Ebubekir söylüyor. ona göre düşünün.

