Benliği hem velayete(evliyalık yoluna) hem de nübüvvete göre inceleyeceğiz.
velayette benlik üç kademede ele alınır:
1. karanlık benlik: emmare dediğimiz en dipteki bilince sahip olan benliğimizdir. kendini gerçek bir varlık olarak addeder ve gerçek bir güç sahibi olarak bilir. kaderini kendi yazdığına itikat eder. “çalışırsam olur, çalışmazsam olmaz” der. bu benliğin meşhur bir sözü de, “ben bu noktaya tırnaklarımla kazıyarak geldim”dir.
bu benlik örtücüdür yani klasik tabirle kâfirdir. zira varlık iddiası ile hakkı örtmüş ve tamamen görünmez kılmıştır. örtmek ve görünmez kılmaktan kasıt, gözünü yummak ve kendini karanlığa mahkum etmek kabilindendir; yoksa nesnel planda hakkı örtmek kimsenin haddi değildir.
2. aydınlık benlik: mutmainne dediğimiz mertebedeki benlik bilincine sahiptir. bu mertebede benlik vardır; ama tamamen şeffaflaşmış ve böylece hakkı görür ve görünür kılmıştır. kendinin bağımsız bir varlık olmadığını, tamamen kendinde ve varoluşta iş yapanın hakk olduğunu idrak ve müşahade etmiştir. dikkat edelim, akli bir kabulden bahsetmiyoruz burada. deneyim ve yaşantıdan söz ediyoruz.
bu mertebe aynı zamanda “b” bilinci mertebesidir. bismillah, biiznillah, euzu billah vs…buradaki “b” ile kişi yapan edenin ve güç sahibinin kendi olmadığını, ancak hakk olduğunu itiraf etmiş olur. mesela yemekten önce “bismillah” diyen kişi, “bu yemeği ben yemiyorum, yemeği de, yeme fillini de ve ona dair tüm sair işleri de yaratan ancak allah’tır” demiş olur. varoluşta allah’tan başka eylem yapan yoktur; çünkü o’ndan başka gücü olan ikinci bir varlık yoktur. en büyük peygamberin ve meleğin dahi durumu budur. yani onlar dahi gerçek birer varlık ve güç sahibi değildirler. tüm kainat ve varlıklar kukla, hakk ise onları oynatan kuklacıdır.
bu mertebede allah karşısında kulluk, aczini bilme, tüm kemalatı allah’a verme(hamd) vardır. kısacası allah karşısında secdeye gelmiş benlik bilincidir.
3. safiye benlik: bu mertebede benlik tamamen yok olmuştur. okyanusta erimiş ve bütüne katılmıştır.
velayet(evliyalık) yolunda safiye benlik hali, yani benliğin tamamen yok olması en büyük kemalat olarak görülür. ancak nübüvvet yolunda aydınlık benlikten ötesi yoktur. yani benliğin tamamen yok olmasından söz edilemez onda.
bu fark, velayet yolunun “gölge”, nübüvvet yolunun “asıl” olmasından kaynaklanır. daha önceki kimi yazılarda varoluşun hakkın aynısı değil, aynadaki görüntüsü olduğunu söylemiştik. işte sebep tam olarak budur.
insanın yani cüzi ve mikro gölge varlığın, külliyet kesbedip varoluşun yani makro gölge varlığın içinde erimesi olasıdır; ikisi de gölgedir nihayetinde. ancak nübüvvet yolunda “asıl” seyri vardır. hakkın gölgesinde değil, bizzat kendinde keyfiyeti meçhul bir seyir gerçekleşir.
seyir hakkın bizzat kendisinde gerçekleştiği için de benliğin hakk’ta erimesi söz konusu olamaz. zira arada cins farkı vardır. kul ve yaratılmış olan ile hakk farkı bâkidir; asla kalkması mümkün değildir. o yüzden nübüvvet yolunda yalnızca kulluk, abdiyyet söz konusudur. bu nedenle “abdühu ve resuluhu” diyoruz. nübüvvet yolunda vahdet-i vücud geçersizdir ve nübüvvetin yanında velayetin herhangi bir hükmü olmaz. denize nispetle damla bile değildir belki de…

