Site simgesi İsnetus

Bir Kadın İçin Çabalamayan Erkek

Birgün, dokunaklı bir faslın bittiği sırada sokakta dolaşan bir 
tellâlın: “bin altın değerinde, kapalı bir sandık satıyorum. içinde 
ne olduğunu ben de dahil kimse bilmiyor. bu sandığı alan da piş-
man, almayan da…” diye bağırdığını duydum. tellâlın söyledik-
lerini anne-babam da duydu. belki içinden, beni eğlendirecek 
bir şey çıkar düşüncesiyle hemen satın aldılar. 

sandığın içinde ne olduğunu çok merak ediyordum. aylardan 
beri ilk defa bir şey arzuladığım için anne ve, babam çok sevindi. 
sandığı yanıma koydular. bir sürü anahtar getirdiler. iki gün san-
dığı açmaya uğraştım. hiçbiri uymuyordu. sonunda zor belâ san-
dığı açmayı başardım. sandıktan bir resim, bir de kâğıt çıktı. ön-
ce kağıdı okudum. şöyle yazıyordu: 

“bu resim, maksut şehri padişahı sultan keramet’in kızı aşk 
aynası banu’nun resmidir. onun yüzündeki parlaklığın yanında 
zelihalar sönmüş yıldızlar gibi kalır. onun tatlı diline hatipler 
hayrandır. onun aklı karşısında âlimler şaşkındır. banu yirmibeş 
yaşında olup, maksut şehri’nin gençleri ve cabilsa’daki herkes 
ona âşıktır. 

ey bu resmi görecek olan zavallı!.. sen ona âşık olmakla başını 
belâya sokacaksın. şunu iyi bil ki, aşk aynası yeryüzünün âfe-
tidir. binlerce yiğidin ve gencin ölümüne sebep olmuştur. âşıkla-
rının bazısı intihar etmiş, bazısı da verem olmuştur. ey zavallı şe-
hit! sen de o şehitler arasına katılacaksın. sen de ona kavuşama-
manın acısına dayanamayarak bu dünyadan göçüp gideceksin…” 
bu ürpertici yazıyı okuduktan sonra, hiç tereddüt etmeden 
resmi elime alıp baktım. “insan iki kere ölmez ki!.. zaten uzun 
zamandır ölümcül bir hâlde yaşamıyor muyum?” diye düşün-
düm. resme baktığım zaman boğuk bir çığlık kopararak bayılmı- şım. kendime geldiğimde anne-babam baş ucumda ağlıyordu. 

baygınlığım uzun sürdüğü için öldüğümü sanmışlardı. durma-
dan ağlıyordum. gözyaşlarını ilâç gibi geliyor, üzüntüm ve sıkın-
tım hafifliyordu. 
o gece ilk defa yemek yemek istedim. yemekten sonra, çok-
tan beri hasretini çektiğim tatlı bir uykuya daldım. artık aşkı-
mın bir nesnesi vardı. tüm benliğimle aşk aynası banu’yu se-
viyordum. 
kısa sûrede kendimi toparladım. sanki hiç hastalanmamış gibi 
oldum. sevgilimin resmi elimden düşmüyor, hayali kalbimden 
gitmiyordu. hep onu düşünüyor, rüyalarımı onunla süslüyor-
dum. sonunda önemli bir karar verdim. anne babamın odasına 
gidip, ellerini öperek dedim ki: 

-ey benim dünyaya gelişime vesile olan anne ve babacığım! 
sevgilimi bulup, onunla görüşmek istiyorum. eğer bunu yapa-
mazsam kahrımdan ölürüm. bu yüzden maksut şehrine, cabilsa-
ya gideceğim. kararım kesindir. 
zavallı anne ve babam bu konuşmam karşısında çok şaşırdı-
lar. fakat kısa bir süre sonra, beni bu kararımdan döndürmenin 
imkânsız olduğunu anladılar. bu önemli meseleyi konuşmak için 
şehirdeki bilge kişileri eve çağırdılar. benim kararımı tüm ayrın-
tılarıyla açıklayarak, onların bu konudaki görüşlerini sordular. 
muhterem bir zat söz aldı ve şöyle dedi: 

-bu konuda bir şeyler söyleyebilmek için cabilsa bölgesini, 
maksut şehrini bilmek lâzım. ben böyle bir yeri ilk defa duyuyo-
rum. burada bulunanların da benimle aynı durumda olduklarını 
zannediyorum. 
bu meclisteki yüce şahıslar, bu adamın söylediklerini doğru-
layarak, şimdiye kadar böyle bir yerin ismini duymadıklarını söy-
lediler. sonunda bu konuyu, daha önce hastalığımı teşhis eden 
yüce kâhine danışmaya karar verdiler. kâhin çağrılıp, mesele 
kendisine anlatıldı. kâhin biraz düşündükten sonra: 

-maksut şehri, cabilsa bölgesinin, batısında bulunan bir şe-
hirdir. bu yerin ötesinde başka herhangi bir şehir yoktur. biz ise doğunun en ucundaki emel şehrinde yaşıyoruz. maksut şehrine, 
süratli gidildiği takdirde bir yılda varılabilir, dedi. 
yeniden şehrin ileri gelenleri bir araya getirildi. ihtiyar kahi-
nin söyledikleri tartışıldı. sonunda, beni kararımdan döndürme-
nin imkânsız olduğunu anladılar ve cabilsa’ya gitmem noktasın-
da görüş birliğine vardılar. bu yolculukta onbeş tane sadık hiz-
metçi bana refakat edecekti. babamın yalvarıp yakarmalarına da-
yanamayan kâhin de benimle birlikte gelmeye razı oldu. yirmi 
gün kadar, sultan keramet ve hanımına götürülecek hediyeleri 
ayarlamakla uğraştık. değerli kâhinin yolculuk edeceği taht-ı re-
vanı hazırladık. sonunda müneccimlerin uygun gördüğü bir 
günde anne babamla vedalaşıp erkenden yola çıktık. akrabala-
rım ve şehir halkı dualar ederek bizi şehir dışına kadar uğurladı-
lar. ermiş bir zatın hayır duasından sonra yola koyulduk. 
bir sene kadar yorucu bir yolculuk yaptıktan sonra sonunda 
cabilsa bölgesine, maksut şehrine vardık. 

şehirdeki büyük bir kervansarayda konakladık. şehirdeki ha-
berleşme ağı çok gelişmiş olduğundan, uzak doğudan geldiğimi-
zi duyanlar bizi ziyarete geldi. 
ziyaret sebebimizi anlayanlar, başlarını sallayarak üzüntüleri-
ni belirtiyorlardı. on gün kadar istirahat ettikten sonra kâhinle 
beraber sultanın sarayına gittik. sultanın huzuruna kabul edildi-
ğimizi bize haber verdiler. hediyeleri verdikten sonra bu uzun 
yolculuğa niçin katlandığımız soruldu. niçin geldiğimizi söyle-
yince hepsinin yüzü karıştı. derhal meclis üyelerinin toplanması 
emredildi. 

vezirlere de ne maksatla buraya geldiğimizi anlattık. hepsinin 
yüzlerinde acı ve üzüntü belirtileri görülüyordu. sultan dedi ki: 
-oğlum! evlilik konusunda ona karışamam. yalnız şu kada-
rını söyleyeyim ki, şimdiye dek binlerce delikanlı bu kız uğrun-
da yok olup gitti. kızım, kendisini isteyenlere bir şeyler soruyor. 
bu soruları cevaplayamayanlar sonunda helak oluyor. ancak, so-
rularına doğru cevap veren kimseyle evleneceğini söylüyor. fa-
kat bu zamana kadar, onbinlerce gencin arasından bu sorulara doğru cevap veren biri çıkmadı. senin gibi yakışıklı bir gencin 
helak olmasını istemem. gel bu sevdadan vazgeç. 
sultandan sonra, vezirler ve nazırlar da bu işten vazgeçmemi 
söylediler. 

benim kararım kesindi. bir an önce imtihana girmek istediği-
mi, istediğime kavuşmanın veya bu uğurda ölmenin benim için 
bir lütuf olduğunu dile getirdim. 
vezirler kısa bir konuşmadan sonra ertesi gün saraya gelme-
mi söylediler. sabaha kadar gözüme uyku girmedi. sabahleyin er-
kenden kâhinle birlikte saraya gittim. 
son derece görkemli bir salona geçtik. ortadaki büyük perde 
salonu iki bölmeye ayırıyordu. ortadaki koltuğa ben oturdum. 
ihtiyar kâhin de yanıma oturdu. diğer koltuklara vezirler, nazır-
lar ve memleketin ileri gelenleri oturmuştu. salonun çevresinde 
büyük bir kalabalık vardı. 

etrafa yayılan sarhoş edici güzellikteki kokular aşk ayna-
sı’nın salona girdiğini haber veriyordu. kısa bir süre sonra perde 
kaldırıldı. yüksek bir taht üzerinde oturan banu’nun yüzü peçe-
liydi. etrafını yüzlerce melek yüzlü cariye çevrelemişti; elleri gö-
ğüslerinde, büyük bir saygıyla ayakta duruyorlardı. 
kız uzun süre beni dikkatle süzdü. konuşmaya cesaret edemi-
yor gibi bir hâli vardı. sonunda, kulağa musikî gibi gelen hoş bir 
ses tonuyla konuşmaya başladı: 
-ey genç! gel bu sevdadan vazgeç. şimdiye kadar hiç kimse 
sorularıma cevap veremedi. cevap verecek yeterlilikte olanlar be 
ni arzulamazlar. beni arzulayanlar ise bu sorulan asla cevaplaya- 
mazlar. 

-ey banu! ben vatanımdan ayrılırken “ya sevgili, ya ölüm” 
dedim. yemin ettim buna. ey aşk aynası! ben sensiz yaşayamam. 
-ey genç! yazık! eğer mümkün olsa sana kayıtsız şartsız va-
rırdım. ne yazık ki bu mümkün değil. vuslata erdiğimiz takdir-
de ikimiz de yok oluruz. 
-ey banu! üzme beni, merhamet et! sorularını sor! 
aşk aynası derin bir ah çekti. -söylediklerimi can kulağıyla dinle genç adam! ilk sorum şu: 
elif mi noktadan, nokta mı eliften çıktı? ikincisi; bu ne zaman ol-
du? üçüncüsü; elif ve noktanın birliğini gösterebilir ve bunu is-
pat edebilir misin? 

bu soruları sorduktan sonra yüzündeki peçeyi kaldırdı. ben o 
eşsiz güzellikteki yüzü görünce, onun parlaklığına dayanamaya-
rak “allahuekber!” diye bir çığlık atıp, bayıldım. 
gözümü açınca aynalı baba’nın her zamanki gibi gülümsedi-
ğini gördüm. 

-elif üstün (e), elif esre (i), elif ötre (ü)… işte bir yığın soru 
sana! elif nasıl olur da hareke kabul eder. elife hemze demekle 
bu işi halletmiş olur muyuz? ya rabbi! bu “elif-ba” meselesi am-
ma da çetin bir konu. insanlara okuma yazma öğretenler çok. fa-
kat içlerinde “elif-ba”yı bilen yok. 
biraz daha sohbet ettikten sonra, ertesi gün görüşmek üzere 
birbirimizle vedalaştık. 

benden sonra banu da derin bir ah çekerek bayıldı. onu 
saraya, beni eve götürdüler. kendime geldiğimde kâhinin yüzü-
me üzüntü içinde baktığını gördüm. kararımı vermiştim. eğer 
banu’nun sorularına cevap veremezsen intihar edecektim. 
kâhinle sorular üzerine konuştum. bunlara nasıl cevap ver-
mem gerektiğini sordum. dedi ki: 

-oğlum! bu soruların cevaplarını yalnızca cunûn (delilik) 
vadisi’nde yaşayanlar bilir. 
-eee, nerede bu vadi? 
-her yerde. 
-anlamadım. 
-oğlum! cünûn vadisi adında belli bir yer yoktur. bu vadi 
dünyanın her yerindedir. 
-peki, bu vadileri nasıl bulacağız? 
-bu çok kolay. hazırlanın. yarın yola çıkıp arayalım. 
ertesi gün yola çıktık. üç ay, bir sürü şehir ve kasabayı boşu-
boşuna dolaştık. cunûn vadisi’ni çağrıştıran bir yere rastlama-
dık. ümitsizliğe düşmeye başlamıştım. 
birgün büyük bir şehre vardık. yalnız vakit çok geç olduğu 
için kale kapıları kapalıydı. bu yüzden surların bitişiğindeki me-
zarlığın yanına çadır kurduk. yolculuğun verdiği yorgunlukla he- mencecik uyumuştum. uyandığımda şafak sökmeye başlamıştı. 
kâhinle kahvelerimizi içerken mezarlıktan bir kahkaha geldi. 
sonra şöyle bir ses duyduk: 
mekansız olan iki yer var ki, meskendir 
biri vadi-i hayret, birisi şehr-i cunûn.

kâhin gülerek: 
-evlâdım! cünûn şehrini bulduk. haydi kalk! orada oturan-
larla konuş tanış olalım, dedi. 
kalkıp mezarlığa girdik. orada yedi kişi vardı. bir mezarın 
üzerine halka şeklinde oturmuşlardı. içlerinden biri kahkaha ve 
şiir sebebiyle uyanmış gibi görünerek: 
-ne var, ne oluyor? ezan mı okunuyor, dedi. 
kâhin bu kimsenin bir mütehayyir (hayrete düşmüş kişi) ol-
duğunu söyledi. 

diğer biri, birinci adamın söylediğine cevap olarak: 
giremez beldemize dağdağa-i reyb-ü güman 
ne biliş var, ne akıl var, nefünun, dedi. 
bunu işiten başka biri: 
-imam, kâfirûn sûresini mi okuyor? diye sordu. bir 
diğeri: 
-sanırım bülbül ötüyor. 
başkası: 
-hayır! çorba kaynıyor. bir 
diğeri: 
-ne buyurdunuz? cezvedeki kahve mi taşmış? 
öbürü: 
-dalga sesi olmalı. 
sonuncu kişi: 
-helvacı bağırıyor galiba. biraz alsak, dedi ve ekledi: 
“mekânı belli olmayan iki yer vardır ki, yaşanacak yer orasıdır. bunlardan 
biri hayret vadisi, diğeri cunûn şehridir.” ah cümle halette yine kendini zevk ederek 
küllü hizbin remzini hatemine çekmiş ferihun.

o sırada birisi bağırdı: 
-ne o, ne bu, ne de şu. 
bunun üzerine hepsi sustu. biz kâhinle beraber, içlerinden bi-
rinin yanına yaklaştık. edepli bir şekilde elini öpmek istedik. 
güldü ve şöyle dedi: 
hacer-i esved’i var öp, eğer öpmekse muradın 
hiçi pus etmek için hâlet-i bîşan gerek. can 
derağuş olunur mu mûtenahi sözlerle leb değil 
öpmek için ah-ı can gerek… 
sonra başka birine yaklaştık. 

-ey bütün ilimleri kendinde toplamış hikmet sahibi kimse! ma-
ruzatımızı. .. der demez büyük bir kahkaha patlattı ve şöyle dedi: 
ve körün unvanını arif koyarak 
görenin ismine divane denildi. 
nice efsaneleri saydırmış ilim 
ilm-ü irfanına efsane denildi. 
sonra üçüncü kişiye giderek, ziyaretimizin sebebini söyleyip, 
yardımcı olmasını rica ettik. sürekli yalvanyordum. o da dinli-
yormuş gibi görünüyordu. sonunda konuşmamı kesip vereceği 
cevabı beklemeye başladım. şöyle dedi: 

“ah! her halükârda eğlenip böbürlenenler, ‘her grup yanlarında olanla 
(inanç ve kanaatiyle) böbürlenir’ âyetiyle işaret edilen şeyi kendilerine 
mühür yapmış.” 

“eğer bir şey öpmek istiyorsan git hacer-i esved’i öp! hiç olmuş bir kim-
senin elini öpmek için kendi varlığından sıyrılman gerekir. belli sayıdaki 
sözlerle can ve ruh kavranabilir mi? bir şeyi öpmek için dudak değil, tâ 
gönülden gelen bir “ah” lâzımdır.” -yağmur mu yağıyor? aa!.. bunu isteyen var, istemeyen var. 
kimi zaman isteyip, kimi zaman istemeyen var. isteyip isteme-
mekte kararsız olan var. acaba “var” ne demek? 

sonunda bu vatandaşlarla konuşamayacağımızı anladık. bir 
köşeye çekildik. kâhin: 
-biraz sabır! hele dur bakalım! dedi. 
içlerinden biri bize doğru geldi. 
-hah! işte konuşabileceğimiz biri, diyerek yanma yaklaştım ve: 
-efendim! hoş geldiniz! dedim. 
-hoş gelmedim, dedi. 
-isminiz nedir efendim? 
-bu her saniye değişir. 
-peki kimsiniz efendim. 
-ne bileyim ben? eğer bunu bilsem hiç burada aşçılık yapar 
mıydım? 
ben büsbütün ümidimi kesmiştim. fakat kâhin sabretmemi 
tavsiye ediyordu. 
-bizim amacımız bunlara bildirilmiştir. biraz bekle bakalım. 
birkaç gün burada kalıp, riyazete çekilelim. bakalım zaman ne 
gösterecek, diyordu. 
denildiği gibi yaptım. iştahsız olduğum için günde birkaç 
zeytinle yetiniyordum. tam otuz gün bu şekilde geçti. kırkıncı 
gün delilerden biri, başka bir deliyi yanına çağırdı. bu mütehay-
yir’di. hilâl şeklinde halka oldular. mecnun ortaya oturmuştu. 
mütehayyir ise onun tam karşısındaydı. bir müddet sonra hepsi 
kendinden geçmiş bir hâlde iç dünyalarına daldılar. sonra, mec-
nun ve mütehayyir konuşmaya başladılar. 

-ey mütehayyir! okudun, yazdın ve mânâsını da anladın. 
söyle bakalım, mânâyı nasıl anladın? 
-elif-ba ile. 
-mânâ ne demektir? 
-birin iki, ikinin bir olmasıdır. 
-buna ne denir? -bir’in bir olması mümkün müdür? parçalara. aynlabilir mi? 
birleşik mi? 
-hayır! “bir” yalın, arızasız, engelsizdir ve de parçalara ayrıl-
amaz. 
-öyleyse bir nasıl iki olur? bir’in niçin iki yönü var? 
-bu iki yönün biri ikrar, diğeri inkârdır. inkâr, ikrarın gölge-
sidir. bu yüzden, aslında bu iki yönün hakikati birdir. eğer bir-
tek yön olsa, o zaman ikilik olabilirdi. 
-peki, bunun adı ne? 
-üç ismi var: yaratma sanatı, cilve-i zuhur (ilâhî vasıfların 
çeşitli şekillerde tecellî etmesi), melabe-yi vahdet (birtek olan 
allah’ın varlıkları yaratılış şekli). 
-bunlar ne zaman gerçekleşmiştir? 
-zaman, inkâr tarafında olan birşeydir. varlıkta zaman olmaz 
“an”olur. 
-pekâlâ, “an” dediğin nedir? 
-sırf inkârdır, sırf yokluk. ikrarda zamansızlık demektir. ik-
rarla inkârı ayırmak da mutlak zaman demektir. 
-peki, elif-ba ne demek? 
-kâinattaki realiteler… 
-asıl olan hangi harftir? 
-elif. 
-bu harf neyin aslıdır? varlığın mı, hadiselerin mi? 
-varlığın değil, hadiselerin aslıdır. 
-elifin aslı nedir? 
-nokta. 
-elif’e mi, yoksa noktaya mı varlık diyorsun? 
-noktaya. nokta sessiz varlıktır, ancak elifle konuşur. 
-öyleyse iki tane varlık var? 
-hayır! elif ve nokta birdir. 
-peki, elif nasıl meydana geldi. 
-bunu sözle anlatmak mümkün değildir. 
-bir benzerini göstererek anlat. 
-eşi ve benzeri yoktur. 
-öyleyse bir örnek ver. -bu konuda verilen bir örneği, ancak zaman ve mekandan 
uzak olanlar anlar yalnızca. 
-peki, bunu anlamamızı kolaylaştıracak birşey söyle. -an. 
-an ne yapar? 
-bal yapar, sevdirmek için. 
-başka ne yapar? 
-balmumu yapar, bildirmek için. 
mecnun büyük bir sevinç içerisinde: 

-allah senden razı olsun ey ariflerin sultanı! sen hem hay-
ret vadisinde, hem de cünûn vadi’sinde yaşayan birisin. son bir 
sorum var, ne olur cevapla, dedi. 

bu konuşma yapılırken ben hayretten hayrete düşüyordum. 
artık aşk aynası’nın sorularının cevabını biliyordum. fakat 
içimde aşk aynası’na karşı en ufak bir istek kalmamıştı. kalbim, 
aşk aynası olmuştu. artık kelimenin tam anlamıyla seviyordum”. 

ben, ben’le sevdiğime kavuşmuştum. 
ben böyle bir durumdayken, mütehayyir cebinden bir parça 
balmumu çıkardı. oradakilere göstererek: 
-ey cemaat! işte nokta, dedi. sonra 
onu nefesiyle ısıtıp uzatarak: 
-işte elif, dedi. 
o sırada mecnun ayağa kalktı: 
-elifin başka adı var mı? diye sordu. 
mütehayyir: 
-evet, var. gel de kulağına söyleyeyim, dedi. 
sonra kulağına bir şeyler fısıldadı. kucaklaştılar. daha sonra 
mütehayyir bana dönerek: 
-ey genç! işte artık leyla’sız mecnun oldun. çünkü mecnun 
leyla oldu. aradan leyla’yı da çıkanrsan, elifin diğer ismini de 
öğrenebilirsin, dedi. 

büyük bir sevinç içerisinde gözlerimi açtım. aynalı o davudi 
sesiyle şu şiiri okuyordu: 

ona mecnun mu denilir ki onun leyla’sı 
yeni bir cilve-i şevket ile mevla olmuş. 

(amak-ı hayal’den)

https://www.youtube.com/watch?v=hil235ojp84

isnetus 16.04.2015 23:25 ~ 17.04.2015 11:52

Mobil sürümden çık