Evren’in merkezi elbette dünyadır. dünyanın merkezi de “ben”nim. “efendim nasıl olur? güneş dünyanın etrafında dönmüyor, tam tersi dünya güneşin etrefında dönüyor” dediğinizi duyar gibiyim. güneş de, galaksi merkezi etrafında dönüyor hatta galaksi de dönüyor.
kısacası, her şey birbirinin etrafında dönüp duruyor. referans alabileceğiniz sabit bir nokta yok. aslında var, neresi? benim şu ayağımı bastığım yer, benim olduğum yer.(nasreddin hoca’nın irfanına selam) bu imtiyaza bileğimin hakkıyla sahip oldum çünkü evreni değerlendiren, anlamlandırmaya çalışan, tefekkür eden benim. bakın amerikalılara…yaptıkları uzay filmlerinde yaratıklar hep ingilizce konuşuyor. olur mu olur, filmi sen yapsaydın da türkçe konuşsaydılar…
bir “büyük doğucu” olarak evrime karşı falan değilim. ancak insan üretimi bir teoriyi mutlak doğru olarak kabullenmeyi ve bir inanç meselesi haline getirmeyi anlayamıyorum. bugün bütün deliller insan aklını böyle bir istikamete sevk ediyor olabilir, ama yarın işlerin değişmeyeceğini, yeni bir keşfin teoriyi esaslı bir revizyona uğratmayacağını nereden biliyorsun?
demek istediğim, bilimin bir inanç mevzuu haline getirilmemesi gerektiği. o sadece insan aklının maddeyi anlama ve deşifre çalışmasıdır, daha ötesi değildir. bilime inanmak ise ruhun tavrıdır ve batıl bir yoldur. öküze tapmak, puta tapmak kadar ahmakça ve batıl bir yoldur. insanın kendi ürettiği şeye kutsallık vermesidir. bir takım hikmet düşmanı güya dindarların boş kafalılığı bu tavrı teşvik ediyor o da ayrı mesele…
