Gerek bireysel gerekse toplumsal şuurun yükselişi ve ilerleyişi diyalektik karakterdedir. Yani ilerleyiş düz bir çizgide olmaz. Zikzak çizerek gerçekleşir. Tıpkı çölde bir yılanın kıvrıla kıvrıla gitmesi gibi…
İnsanın hakikati ruhtur. Evet, her bir insan ferdi gerçekte düşmüş bir ruhtur; hayvan seviyesine düşmüş bir ruh… Sair hayvanat ise tabiat seviyesinde yaşayan otomat biyolojik organizmalardır. Onlarda ruh(insani ruh) olmadığı için diyalektik işlemez ve hiçbir şekilde gelişmeleri söz konusu olamaz. İnsanlarda ise tetikleme yapıldıktan sonra ruh-beden çatışması başlar ve diyalektik tüm şiddeti ile işler. Tetikleme dediğimiz işlem peygamber dediğimiz kendi hakikatine ermiş kişilerce gerçekleştirilir.
Dünya en genel anlamıyla kâinatın titreşimi en düşük olan bodrum katıdır. Burada her şey çift çift yaratılmıştır. Bu çift yaratılmışlık olgusu varlıktaki diyalektik işleyişe işaret eder. Eğer zıtlar olmasa idi ne gelişme ne de çürüme olurdu. Tamamen stabil ebedi bir dünya olurdu. Böyle bir dünyada herkes sıkıntıdan patlar ve intihar ederdi. Buradan anlaşılan husus, zıtlar olmasa varlık da olmazdı hükmüdür. Eskiler buna “her şey zıttyla kaimdir” prensibi ile ifade ederlerdi.
Dünya demek, zıt prensip demektir. Bir şeyin kendi zıttıyla çatışmaya girmesi ve diyalektik sürecin işlemesi ilerleme anlamına gelir. Başka türlü şuurun ilerlemesi veya sıçraması mümkün olmaz. Zaten dünyanın varoluş hikmeti de budur. Her kavramın mutlaka bir zıttı, antitezi vardır. Bu zıtlar sürekli birbiri ile kavga ederler. Bu da harekete, devinime neden olur. Harekette ise bereket vardır.
Tez ve antitez bir paranın iki yüzü gibidir ve varlıklarını birbirine borçludurlar. Antitezi kaldırırsanız tez de gaiplere karışır. Mesela, güzellik denen kavramı yok edebilseydik, o anda çirkinlik de yok edilmiş olurdu. Güzellik varsa, mutlaka çirkinlik de vardır; olmak zorundadır.
İnsan şuurunun ilerleyişi zıttını absorbe edip aşmak yoluyladır, yani diyalektiktir. İki zıt, ifrat ve tefrit kutbunu oluşturur. Bu iki zıt aşılınca orta yol bulunur, istikamet sağlanmış olur. Ancak şuur bir kademe sonra kendini yeni bir çelişki içinde bulur. Aşılması gereken iki yeni zıt zuhur eder. İşte bu yol İslamdaki, sırat-ı müstakimdir(dosdoğru yol). Bir Müslüman her gün beş vakit namazda sırat-ı müstakimde olmak için dua eder.(Fatiha suresindeki, “ihdinas sıratal müstakim-bizi dosdoğru yola ilet” ayeti) akıl böylece kademe kademe yükselir, hakka, Allah’a doğru yol alır.
Evet yükselişin ana gemisi akıldır. Ancak akıl başıboş kalmayıp, kendini kuran’a teslim ederse, kalp denilen yeni bir hakikate dönüşür. Akıl Kuran’a teslim olmazsa iblisledir, deccal olur.
Şuurun her mertebesi kendine göre bir hayat tarzını empoze eder ve belli bir kültürün oluşumuna sebebiyet verir. Buna insanların görünümü, yüz hatları bile dahildir. Elbette güzellik algısı kültürden kültüre, devirden devire değişebilir ama benim bahsettiğin işin algı boyutu değildir.
Öte yandan şuurun sonsuz basamakları vardır ve her basamağın kendine göre bir algısı, idrakı ve dünya görüşü vardır. Delil dediğimiz şey de şuurun içinde bulunduğu idrak durumunu aklın imkânlarıyla ortaya koyması ve ayrıntıya dökmesinden ibarettir. Gerçekte ise farklı basamaklarda yer alan şuurların ortaya koyduğu deliller bir diğerine hitap etmez; faydalı da olmaz.
Peki “o zaman nasıl anlaşıyoruz?” diye bir soru yöneltebilirsiniz.
Kişisel şuurumuzdan farklı olarak bir de toplumsal veya kolektif şuur dahi vardır ki, işte bu aramızdaki ortak dünya, iletişim kurabilmemizin ve anlaşabilmemizin ana zeminini oluşturur. Tıpkı kişisel şuur gibi, kolektif olanın da tarih içinde bir ilerleyişi ve seyri vardır. O yüzden farklı dönemlerin toplumları birbirine yabancıdır; apayrı dünyalardır. Günümüz değerleriyle o dönemlerin toplumlarını yargılayamayız. Bu günümüzde çok sık yapılan bir hatadır. Hem toplumsal hem de kişisel şuurun ilerleyişi diyalektiktir; yani ilerleme zıtların çatışması yoluyla olur.
Dünya görüşü dediğimiz bize topyekûn bakış açısı veren ve temel değerlendirme ölçülerini sunan bir fikri yapıdır hatta fikirden bir kademe üstedir ki, fikrin düzeni, formülasyonu ve diyalektiğidir. Necip fazıl da “diyalektiği” bu şekilde tanımlamıştır. Ona göre diyalektik, fikrin kendisi değil düzenidir. Bir anne bile kızını paylarken bir diyalektik sahibidir. Kimi sözü öne alır, kimi sözü arkaya bırakır… Dünya görüşünü doğuran ana menba ise ruhtur. Ruhun aydınlık ve karanlık iki yüzü olduğu cihetle dünya görüşleri de iki kategoriye ayrılır. Ruh mertebelerinde ne kadar terakki edilmişse onun bir kademe yoğunlaşmış hali olan dünya görüşü de o nispette gelişmiş ve şümullü olacaktır.
