Oz büyücüsü ve dorothy hakkında geçen haftalarda epeyce yorum yapmıştık.
dorothy, kendi içinde manevi bir yolculuğa çıkıyordu. yol arkadaşları ise samandan korkuluk, teneke adam ve aslandı. samandan korkuluğun beyni yoktu; teneke adamın ise kalbi. aslan ise son derece ödlek idi; gölgesinden bile korkuyordu.
dorothy, batı cadısının tüm engelleme çabalarına rağmen onu alt etmeyi başardı ve yol arkadaşları ile beraber zümrüt kente ulaştı ve büyük oz büyücüsü ile görüştü. böylece korkak aslan(ego) için cesaret; teneke adam için kalp; samandan adam için de akıl elde etmeyi başardılar. daha doğrusu bunlar zaten onlarda potansiyel olarak mevcuttu; ama açığa çıkamıyordu. yol boyunca gördükleri, şahit oldukları onları olgunlaştırdı ve zaten kendilerinde olan erdemlerin açığa çıkmasını sağladı.
evet arayışın hakikati de zaten budur. bizler her ne kadar arayış yolculuğu esnasında hedefe ulaşmayı en büyük gaye olarak görsek de, aslında asıl maksat arayış esnasında yol boyu gördüklerimiz ve deneyimlediklerimizdir ve bunun şuurumuz üzerindeki dönüştürücü etkisidir. yoksa bizi o aradığımız büyük hedefe bir anda ışınlasalar, hiçbir şey anlamazdık; elimize de bir şey geçmezdi. (acısı ile tatlısı ile şu hayatta yaşadığımız her şey bizim için olgunlaştırıcı birer deneyimdir. hayatımızı bir arayış macerası yapmak ise bizim niyetimize bağlıdır. o niyet yoksa, arayıştan da söz edilemez elbet)
şimdi en baştaki sorumuza dönelim: madem dorothy yolculuğunu tamamladı ve zümrüt kente ulaşmayı başardı, o halde evliya olabildi mi?
bu sorunun cevabı “maalesef”tir.
kişide son Peygambere iman ve bağlılık olmadığı müddetçe elde ettiği yalnızca surettir, kabuktur. surette kalmak ise, işin özünden, manasından, ruhundan, nurundan uzakta kalmaktır. hepimiz aynı fizyolojiye sahibiz. bedenimiz, zihnimiz, beynimiz, altbeynimiz, nefsimiz(enerji bedenimiz) hep aynıdır. bunlar üzerindeki dönüşümler de hep aynıdır. ancak nur boyutuna geçmek, melekût boyutuna geçmek ise yalnızca iman sahiplerine mahsustur ki, o da kemâlâtın hakikatidir.
not: yol boyu gördüğümüz her şey bize bir ders mahiyetindedir. gördüğümüz herhangi bir şeyi itiraz etmeden gönül hoşluğu ile kabul etmemiz gerekir; her ne olursa olsun…ama her ne olursa olsun… eğer biz bir şeylere karşıysak, mücadele ediyorsak, kavga gürültü çıkarıyorsak, o dersten kalırız ve tekrar tekrar karşımıza çıkar o mesele. belki bir ömür böyle heba olur gider. “itiraz etmemek” deyince elbette hemen şu tepki geliyor: “ne yani haksızlığa karşı boyun mu bükelim? haksızlığa karşı susan dilsiz şeytandır vs…”.

