Kendini sütten çıkmış ak kaşık sanıp hep diğerlerini kusurlu görenlerdir.
işte bu mertebe emmare bilinç seviyesidir ve emmare bilinç tüm gücüyle sahibine kötülüğü emreder ve onu kötülüğe sevk eder.
bu seviyedeki kişi, karıncayı incitmez biri bile olsa, yine de evrenin en şerli yaratığıdır. o yüzde yüz kötüdür ve insanların yüzde doksan dokuzu bu bilinçte ikamet etmektedir. ondaki kötülüğün açığa çıkması şartlara bağlıdır. şartlar müsait olmadığı için ortalığa saçılmamış kötülükler, potansiyel olarak her daim onun iç dünyasında beklemektedir.
emmare bilinçten kurtulmak tasavvufun en zor aşamalarından biridir. oradan kurtulmayı başaran kişi levvame(levm etmek=kendini kınamak, özeleştiri yapmak) mertebesine yükselir. bu bilinçteki kişi artık diğer insanları kötü görmeyi, onlarda kusur aramayı, diğerlerine karşı nefret, kin ve düşmanlık gütmeyi bırakmıştır(sağda solda yazan levvame tanımlarına itibar etmeyiniz. onların hepsi boş laftır).
muhtemelen böyle bir yaklaşımı imkansız görecektir çoğu kişi. öyle ya, çevremizde sayısız kaba saba insan var. her şey ortadayken onları nasıl kusursuz görelim ki?
bu görüşün mertebeleri vardır. en basit ve yalın anlatımı şudur ki, kişi kendi ayıplarıyla ve kusurlarıyla uğraşmaktan başkasınınki ile uğraşamaz olur. hep kendisi için çözüm arayışı içinde olduğundan, başkalarına bakamaz. kendi derdi başından aşkındır çünkü.
levvame yani özeleştiri yapan bilincin bir de yüksek mertebesi vardır ki, orada kişi kendini “truman show” filmindeki karakter gibi bulur. ona göre varoluşta bir kendisi bir de allah vardır. allah ona rabb(terbiye edici) ismiyle tecelli etmiş ve kulunu yetiştirmek üzere dünya denilen bu sanal ortamı meydana getirmiştir. dünyada onun karşısına çıkan tüm olaylar ve kişiler esasen birer görevlidirler ve onun terbiyesi neyi gerektiriyorsa, ona göre karşısına çıkmaktadırlar(bkz: karşına çıkan her şey/#155457816)
bu bakış açısı belki kimilerine absürt gelecektir. oysa gayet yerinde bir görüştür. evet doğrudur, dış alemde yalnızca bir tane istanbul vardır; ama öznel açıdan bakarsanız, rahatlıkla yirmi milyon tane istanbul vardır diyebiliriz. her istanbul sakininin diğerlerinden tamamen farklı kendi istanbul’u vardır. bu tespit aynıyla kişinin evren algısı için dahi geçerlidir; hatta daha da fazla geçerlidir.
evren gerçekte bir olasılık bulutu iken onu somutlaştıran(bilinç düzeyine göre) kişinin sahip olduğu inanç ve itikatlardır. kişinin evreninin sütunları ve direkleri tamamen inançlardan oluşmuştur(kuran’da bu mesele dağların kazık yapılması misali ile anlatılmıştır). evet şu bizim bilimperestlerinki dahi öyledir. onlar dahi en az diğerleri kadar inanç sahibidir. yani kendilerine göre de olsa delilsiz ispatsız ön kabullenimleri vardır. bu kabullenimlerden sıyrılabilen kişi için evren büyük bir sarsıntı ile yok olur ve “fena” haline ulaşılır. hani şu tasavvuf ehlinin bahsettiği meşhur “fenafillah” hali…
sonuç: tüm ayıpları ve kusurları kendimizde göremediğimiz ve hep başkalarını suçlar durumda bulunduğumuz müddetçe, bizler iblisin ta kendisiyiz. karıncayı incitmeyen biri bile olsak, yine durum değişmez. bu sefer “karıncayı incitmeyen iblis” olur adımız.

