Fatiha suresi her müslüman tarafından ayet ayet manasıyla birlikte bilinmelidir. bilhassa namazda aşağıdaki kısım şuurlu olarak okunmalıdır.
5-iyyâke na’budu ve iyyâke nestaîn(ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım dileriz)
6-ihdinâs sırâtal mustakîm(bizi doğru yola ilet)
7-sırâtallezîne en’amte aleyhim, gayril magdûbi aleyhim ve lâd dâllîn.(kendilerine nimet verdiğin mutlu kimselerin yoluna; gazaba uğramışların ve sapmışların yoluna değil.)
muhyiddin-i arabi’nin fatiha suresi tefsiri ise aşağıda:
fatiha suresi, mekke’de inzal olmuştur. 7 ayettir.
bir şeyin ismi, o şeyin bilinmesinin, tanınmasının aracıdır. allah’ın
isimleri’de (esmau’l husna) özellikleri itibariyle delalet eden nev’i
suretlerdir. allah’ın sıfatlarına ve zatına delalet etmek üzere kullanılırlar.
varlıklarıyla allah’ın vechine, taayyun edişleriyle de allah’ın birliğine
delalet ederler. çünkü isimler (esmalar), allah’ın tanınmasına,
bilinmesine aracılık eden zahir işaretlerdir.
“Allah” lafzı, mutlak olarak ve olduğu gibi ilâhi zatın ismidir. ki bu
da zatın sıfatlarla muttasıf olması veya muttasıf olmaması itibariyle
değildir.
“rahman”, herkese hikmetin gerektirdiği şekilde varlık ve kemal
bahşeden demektir. varlıkların varoluşlarının başında sahip oldukları
kabiliyetler de bu ismin kapsamına girer.
“rahîm” ise, son itibariyle insan türüne özgü manevi kemali
bahşeden anlamına gelir. bu yüzden “ey dünya ve ahiret rahman’ı!” ve
“ey ahiret rahim’i!” denilmiştir. buna göre “besmele”nin anlamı
şöyledir: ilahi zatın ve bütün sıfatlarla birlikte azamet sahibi hakk’ın
mazharı, genel ve özel rahmeti kapsayan kâmil insaniyet suretiyle
başlıyorum, okuyorum. besmele; ism-i azam’dır / en büyük isimdir.
nitekim, allah rasulu (s.a.v) bu anlama şöyle işaret etmiştir:
– “bana bütün sözleri, anlamları kapsayan verildi ve ben üstün
ahlakı tamamlamak üzere gönderildim.”
kelimeler, varlıkların hakikâti ve özüdür. mevcudat allah’ın
kelimeleridir. hepsi kün! / ol! hükmünün eseridir. nitekim, hz. isa’ya
(a.s)da “kelimullah / o’nun (allah’ın) kelimesi” ismi verilmiştir.
kur’ân’da: “meryemoğlu isa yalnız rasuldur ve kelimullah’dır (o’nun
kelimesidir). buyrulmuştur.
üstün ahlak ise, varlıkların fiillerinin kaynağı olan hallerinden ve
özelliklerinden ibarettir ve bu da kapsayıcı insani oluşla sınırlıdır.
burada ince bir husus üzerinde durmak istiyoruz. şöyle ki: nebiyler
(a.s) hece harflerini varlık mertebelerine karşılık olarak kullanmışlardır.
isa (a.s) ve emiru’lmumînin ali (keremallahu vechehu) zamanında,
ayrıca bazı sahabeler devrinde böyle bir kullanıma işaret eden metinler
bulunmuştur. bu yüzden “varlıklar “bismillah”ın “ba” sından zuhur
etmiştir ” denilmiştir. çünkü “ba”, allah’ın zatına işaret etmek
maksadıyla konulan “ elif ” harfinden sonraki harftir, dolayısıyla “ilk akla”
delalet eder. ilk akıl ise, allah’ın yarattığı ilk varlıktır ve ona şöyle hitap
etmiştir: “bana senden daha sevimli, benim katımda senden daha
saygın bir varlık yaratmış değilim. seninle verir, seninle alırım. seninle
ödüllendirir ve seninle cezalandırırım.”
telaffuz edilirken “besmele” yirmi sekiz harften ibarettir. yazılırken
yirmi dokuz harften oluşur. kelimelere bölündüğü zaman, yirmi iki harfe
bölünür. on sekiz harf, on sekiz bin âlem olarak ifade edilen varlıklara
işarettir. çünkü “elif”, geri kalan tüm sayı mertebelerini kapsayan tam
sayıdır. dolayısıyla üstünde başka sayı bulunmayan ana mertebedir.
ceberut âlemi, melekut âlemi, arş, kürsü, yedi gök, dört unsur ve her
biri kendi içinde cüzlere bölünen üç mevalid gibi ana âlemler onunla
ifade edilir. on dokuz ile de bu âlemlerle birlikte insanlık âlemine işaret
edilir. çünkü insan, hayvanlar âlemine dahil olsa da şerefi, her şeyi
kapsayıcı olması, varlığı sınırlandırması itibariyle kendine has özellikleri
bulunan başka bir âlem ve başlı başına bir türdür. kendisi itibariyle bir
burhandır, tıpkı melekler içinde cebrail’in özel bir konuma sahip olması
gibi. nitekim, yüce allah “melekleri ve… cebrail…” (bakara, 98)
buyurarak onun bu farklı konumuna işaret etmiştir.
“besmele” kelimelere bölündüğü zaman ortaya çıkan örtülü üç elifle
birlikte harf sayısı yirmi ikiye tamamlanır. bunlar da zat, sıfatlar ve fiiller
itibariyle ilahi hak âlemine işaret ederler. ki bunlar, ayrışma sırasında
üç âlem, hakikâtte ise tek âlemdir. üç elif’in yazıda yer alması. bu
âlemlerin büyük insani mazhara zuhur edişlerine ve ilahi âlemin örtülü
oluşuna işarettir.
Resulullah’a (s.a.v) “besmele”nin “ba” sının “elif”i nereye gitti? diye
sorulmuş o da “şeytan çaldı” cevabını vermiştir ve “besmele”nin
“ba”sının “elif”ine bedel olarak “ba”nın uzatılmasını emretmiştir. bu, ilahi
uluhiyetin yaygın rahmet suretinde gizlendiğine ve ancak ehlinin bileceği
şekilde insani surette zuhur ettiğine yönelik bir işarettir. bu yüzden
kullanımda “nekre”dir.
hadiste, yüce Allah’ın adem’i kendi suretinde yarattığı belirtilir.
çünkü zat, sıfatlarla, sıfatlar fiillerle, fiiller oluş ve eserlerle örtülüdür.
oluşların kalkmasıyla fiillerin tecellisine mazhar olan tevekkül eder. fiil
perdesinin kalkmasıyla sıfatların tecellisine mazhar olan razı olur,
teslimiyet gösterir. sıfat perdelerinin açılmasıyla zatın tecellisine mazhar
olan da vahdette fena bulur. artık ne yaparsa yapsın, ne okursa okusun
mutlak muvahhit olur.
“rahman rahim olan allah’ın adıyla…” o halde fiiller tevhidi
sıfatlar tevhidinden öncedir. o da zat tevhidinden önce gelir. rasulullah
(s.a.v) secdede söylediği şu dua ile bu üç tevhid mertebesine işaret
etmiştir:
– “azabından affına sığınırım. gazabından rızana sığınırım. senden
sana sığınırım.”
kur’an sırlarını bilen ariflere göre, her surenin başındaki besmele, o
surenin bütün sırlarını barındırır. bir anlam da o besmele başında
bulunduğu surenin yani ev’in (beyt’in) kapısı hükmündedir. zira anlamlar
besmele ile açılmaktadır. çünkü fatihanın ilk ayeti besmele’dir.
fatihanın anlamı: açış yapan, açan manasına gelmektedir. bu beyt
herkese (ev) açılmaz. bana açıldı ve içine girdim. içinde olanları
öğrendim. bu beyt, bu kitabın kapsadığı bu menzillerin tümünün içinde
bulunan hazinelerin bütün anahtarlarını barındırır. çok yüce ilimler ihtiva
etmektedir. bunu bilen arif, kâinatın ondan mevcut olduğunu tahakkuk
eder. allah ile konuşan arif için besmele, hak teala için “kün = ol” sözü
mesabesindedir.
“ihlâs” suresi evinin kapısının olmayışına, içine girilmediğine
gelince, çünkü bu sure sadece tenzih “zât” isimlerini ihtiva eder. bu
isimlerle ahlaklanmanın da imkânı yoktur. besmele sütununu
meshetmekse, rahim ismiyle ahlaklanmadan ibarettir.
2- hamd, âlemlerin rabbi allah’a mahsustur.
3- o, rahmandır ve rahimdir.
4- din gününün sahibidir.
“hamd….mahsustur.” fiil ve sözle hamd; kemalatın zuhuru ve
eşyanın gayelerinin hasıl olması demektir. çünkü hamd; giriş
mahiyetinde bir senadır ve eşyanın mevlasının hakkettiği parlak bir
övgüdür. çünkü bütün varlıklar özellikleri ve hasletleriyle, varoluş
gayelerine yönelik oluşlarıyla, kemalatını kuvveden fiile çıkarışlarıyla
allah’ı tesbih etmekte, o’na hamdetmektedirler. nitekim yüce allah
şöyle buyurmuştur: “o’nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur.”
(isra, 44) varlıkların allah’ı tesbih etmeleri; o’nu ortaklardan, noksan
sıfatlardan ve acizlikten tenzih etmeleri ve kendi varlıklarını sırf o’na
isnat etmeleri, o’nun birliğine ve kudretine delalet etmeleri şeklindedir.
“âlemlerin rabbi allah’a…” varlıkların allah’ı hamd etmeleri ise;
varoluşlarına terettüp eden kemalatı göstermeleri, celal ve cemal
sıfatlarına mazhar olmaları şeklindedir. burada övgü, allah’ın zatına
özgü kılınmıştır, çünkü o’nun zatı her şeyin başlangıcıdır, her şey
üzerinde koruyucu ve tedbir edici konumundadır. bu da âlemlerin rabbi
olmanın anlamıdır. yani allah’ın bilinmesini sağlayan her âlemin
rabbidir. tıpkı mührün mühür sahibini, kalıbın da kalıp sahibini
tanıtması, bilinmesini sağlaması gibi.
“âlemin” kelimesi cem-i salimdir. zira ilim anlamını da içermektedir.
ya da çoğunluk itibariyle bu kalıp esas alınmıştır. genel ve özel hayrı,
yani sağlık ve rızık gibi zahiri nimetleri, irfan ve ilim gibi batıni nimetleri
bahşetmesine karşılık; din günü bütün eşyaya malik olması anlamında
ve gerçek mabud’dan başka ceza verecek kimsenin bulunmaması
hakikâtinden dolayı her şeyin nihayeti, dolayısıyla ceza vakti bütün
mülkün o’nda son bulması; kişi züht aracılığıyla fani nimetlerden
soyutlandığı, kendi fiillerinden sıyrılıp ilahi fiillerin tecellisine mazhar
olduğu, mahv zamanı kendi sıfatlarının yerine o’nun sıfatlarını koyduğu,
o’nun zatıyla beka bulduğu ve fena bulması nedeniyle gerçek varlık
bağışına muhatap olduğu zaman, fani nimetlere karşılık baki nimetleri
sevap (ceza / mükafat) olarak vermesi itibariyle mutlak hamd,
mahiyetiyle birlikte, ezeli ve ebedi olarak, bizzat hakketmesi nedeniyle
allah’a hastır. başta ve sonda, bu iki kavram arasında, cem makamında
ve tafsil dillerinde bütün hamd o’na özgüdür. o, tafsili olarak da cem
olarak da hamdedendir, hamdedilendir. başlangıç ve son olarak abiddir,
mabuddur.
kelamında kullarına sıfatlarıyla tecelli ettiği için, kullar o’nu azameti
ve parlaklığıyla, kudretinin ve celalinin kemaliyle müşahede ettiler.
ibadeti sırf o’na özgü kılmak, yardımı yalnızca o’ndan dilemek suretiyle
söz ve fiil olarak o’na hitap ettiler. çünkü o’ndan başka mabud
görmediler ve çünkü o’nun dışında hiç kimse bir yerden güç ve kudret
edinemez. eğer kendilerinin daima ilahi huzurda olduklarının bilincinde
olurlarsa, bütün hareketleri ve duruşları o’nunla o’nun için ibadet
mahiyetine bürünür. her yönde her yüzde o’nun cemalini müşahede
ettikleri için daima salât’da (namazda) ve sevgi lisanıyla dua halinde
olurlar.
5- ancak sana kulluk ederiz ve yalnız senden yardım dileriz.
6- bize doğru yolu göster.
7-kendilerine lütuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yolunu;
gazaba uğramışların ve sapmışların yolunu değil!
“ancak sana kulluk ederiz ve yalnız senden yardım dileriz.” hidayet
üzere sebat ver bize. bizi birlik yolunda istikamette kalıcı kıl. bu yol,
rahmet kapsamındaki özel nimete, yani irfan ve sevgiye, zati ve
hakkaniyet hidayetine mazhar olmuş nebîlerin, şehitlerin, sıddıkların ve
evliyanın yoludur. onlar, allah’ı ilk, son, zahir ve batın “huve’l evvelu
ve’l ahuru ve’z-zahiru ve’l-batın” olarak müşahede ettiler ve baki vechin
fani gölgenin varlığına bir kerelik doğuşu esnasında şuhud içinde
kayboldular.
“gazaba uğramışların yolunu değil.” varlığın zahirine takılıp kalan,
rahmani nimet, cismani bağış ve maddi zevkle perdelendikleri için
ruhani hakikâtleri, kalbi nimetleri ve akli zevkten yoksun bırakılan
yahudiler gibi toplulukların yolunu değil. onlar, zahiri nimetlere,
cennetlere, hurilere ve cennet köşklerine davet ettikleri için gazaba
uğradılar. gazap kovulmayı ve uzaklığı gerektirir. kuşkusuz, zahiri
nimetlere takılıp kalmaktan ibaret zülmani perde, uzaklığın en son
noktasıdır.
“sapmışların dalalette bulunanların” yolunu değil.” nurani
perdelerden ibaret batıni nimetlere takılıp kalan, dolayısıyla rahimi
nimetlerle perdelenip rahmani hikmetlerden yoksun olan, hakk’ın
zahirliğinden gafil bulunan, bu yüzden doğru yolu yitiren ve bunun
neticesinde sevgilinin cemalini her şeyde müşahede etmekten mahrum
olan hıristiyanlar gibi toplulukların yolunu değil. çünkü onlar batına,
kutsi âlemlerin nurlarına çağırdılar.
buna karşılık muvahhid muhammedîlerin çağrısı bütüne, zatın
cemalinin muhabbeti ile sıfatların güzelliğini cem etmeye yöneliktir.
nitekim, birçok ayette şöyle buyrulmuştur:
rabbinizin bağışına takva sahipleri için hazırlanmış cennete koşun.
(al-i imran, 133)
allah’dan korkun ve rasulu’na inanın ki o, size rahmetinden iki kat
versin ve size ışığında yürüyeceğiniz bir nur lütfetsin. (hadid, 28)
allah’a ibadet edin ve o’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. (nisa, 36)…
böylece muhammedî muvahhidler, bu üç çağrıya da icabet
etmişlerdir. nitekim, onlar hakkında şöyle denilmiştir:
o’nun rahmetini umarlar ve azabından korkarlar. (isra, 57)
ey rabbimiz! nurumuzu bizim için tamamla. (tahrim, 8)
rabbimiz allah’dır, deyip sonra da dosdoğru yaşayanlar…” (ahkaf 13)
yüce allah’ın haber verdiğine göre bütün bunlara karşılık olarak
sevaplarını almışlardır:
“onların rableri katındaki mükâfatları, adn cennetleridir.” (beyine,8)
“onların mükâfatları ve nurları vardır.” (hadid, 19)
nereye dönerseniz allah’ın vechi oradadır. (bakara, 115)
güzel davrananlara daha güzel karşılık, bir de fazlası vardır.
(yunus, 26)
“her şeyin hazineleri yalnız bizim yanımızdadır. biz onu ancak belli
bir ölçüyle indiririz.” (hicr, 21)
vallahu yekulu’l hakka ve huve yehdi’ssebile.
allah, hakkı söyler ve o, doğru yola erişdirir.
(tevilat, muhyiddin-i arabi)
