Kuran’ı anlamak için asgari şart kelime-i tevhid’i yaşar hâle gelmiş olmaktır. kelime-i tevhid’i idrak edemeyen kimse şirkten kendini kurtaramaz ve kuran’ı kesinlikle anlayamaz ve yorumlayamaz. yorumlamaya kalkarsa sadece zırvalamış olur.
“lâ ilâhe illallah” demeyi başarabilmiş insanlar belki de milyonda bir çıkar. işte kuran’ı anlayabilen onlardır. ancak bu anlayışları şahsi planda kalır ve toplumu bağlamaz. toplumu bağlayacak kadar yüksek seviyeli kuran yorumu yapabilen ve bunun gerektirdiği anlayışa ermiş kimseler ancak “ulema-i rasihun” yani ilimde derinleşmiş olanlardır.
bu tabir kuran’da geçer ve İmam-ı Rabbani hz. tarafından izah edilmiştir. mesela ben, bu kavramı kendiliğimden kuran’dan almadım çünkü bu yanlış olurdu. o işin ehli olan İmam-ı Rabbani hz.’den naklettim.
işte günümüzde de böyle bir yüksek seviyeli şahıs yetişirse ki zor bir iştir, o zaman islamı ondan öğreneceğiz. belki de Hz. İsa’nın inmesini beklememiz gerekiyor…
“ey kardeş,
Allah-ü taâlâ, kitab-ı mecid’ini iki kısma ayırdı:
a) muhkem olanlar.. (manaları belli olanlar.)
b) müteşabih olanlar..(değişik mana taşıyanlar.)
birinci kısım: şeriat ilimlerinin ve hükümlerinin menşeidir.
ikinci kısım: hakikat ve sırlar ilminin mahzenidir.
kur’an-ı kerm’de veya hadis-i şeriflerde: yed(el), vech(yüz), esabi(parmaklar), enamil(parmak uçları) olarak anlatılanların tümü, müteşabihattan sayılır. surelerin başında gelen mukattaat-ı huruf(elif,lam, mim gibi…) dahi aynı şekilde, müteşabihattan sayılır.
bunlara, hiç kimse muttali olamaz., ancak, ulema-i rasihun müstesna..” (276. mektup, mektubat-ı rabbani)
