“Allah’ım! bana dünyalıktan azdıracak kadar çok verme, ibadet ve vazifelerimi unutturacak kadar da az verme! şüphesiz ki az olup da yeten miktar, çok olup da gafil bırakan maldan daha hayırlıdır.” (ibn ebî şeybe, el-musannef, c. 7, s. 82,no: 34360).
dua genelde allah’tan bir şeyler talep etmek olarak algılanır. aslında dua çok daha geniş bir kavramdır.
mesela hz. ömer’in yukarıdaki duasında bunu net olarak görebiliriz. orada duanın bilinen yönüne ilave olarak,
1. kendi nefsine bir hakikati hatırlatmak ve telkin
2. niyetini belli bir gerçek üzerinde sabitlemek
3. kendi nefsi yanında diğer insanlara da bir hatırlatma, terbiye ve telkin olması
söz konusudur.
yani dua formunda ettiğimiz sözlerle illa da allah’tan bir şey istiyor olmamız gerekmez. kimi zaman dua sadece bir niyet beyanı ve niyet sabitlemedir. kimi zaman nefsimize bir hatırlatma ve telkindir.
ki son tahlilde topyekün insan faaliyeti zaten büyük bir duadan ibarettir. zira her insan davranışı evrene bir etkidir ve malumdur ki her etkinin mutlaka bir tepkisi, yani karşılığı olur ve varlıkta allah’tan başka yönetici, ihsan edici, lutfedici veya cezalandırıcı olmadığına göre, karşılık olarak gelen her şey zorunlu olarak allah’tandır.
bu sebeple insanın tüm düşünceleri, niyetleri, sözleri ve fiilleri, hatta istidatı dahi gerçekte bir tür duadır. mesela ağzından kötü sözler çıkan kişi aslında kendine beddua etmektedir de haberi yoktur.
kendi gücüne güvenerek çok çalışanlar veya inançsızlar bile aslında farkında olmadan allah’a dua etmiş olurlar. allah hikmeti gereği(etkiye tepki kanunu) onların duasını da karşılıksız bırakmaz. çalışmalarının yani dualarının karşılığını alabilirler belki, ama günün sonunda da allah’tan gafil olmanın cezasını çekmek zorunda kalırlar. tıpkı meşhur “iğne deliğinden iplik geçiren adam” kıssasında olduğu gibi:
padişah yıllarca çalışıp bir atışta iğnenin gözünden iplik geçiren adama becerisi için yüz altın verilmesini emretmiştir, ancak ömrünü boş işlerle geçirdiği için de yüz sopa vurulmasına hükmetmiştir…

