İnsan, yaklaştığınca yaklaştığından ayrı;
belli ki; yakınımız yoktur Allah’tan gayrı…
(nfk 1972)
bu azim gerçeği müşahade eden beri gelsin.
evet, sonuna kadar hakikattir bu mısralar. ancak içinde müthiş bir diyalektik de barındırır aynı zamanda. zira soyut olarak Allah’a yaklaşmak mümkün değildir. kâmil bir insanı kıble edinmek bu noktada bir zorunluluktur. hakikatin bu kanadını inkar eden kimse ebediyen Allah’tan uzak kalır ve lanetlenir; tıpkı iblis gibi; zaten lanet uzaklık demektir.
hedefe gidebilmek için bir vasıta şart; ama hedefe ulaşıldığında vasıtadan inmemek de bir gaflet. varoluşun diyalektik karakteri her yerde geçerli. dikkat edin! kader meselesinden, irade konusuna kadar hemen hemen her şey, böyle çift yüzlü. ikisi arasında ahengi sağlayamayıp, kutuplardan birinde çakılıp kalanlar doğru yoldan sapıp gidiyorlar.
züleyha, yusuf’u o kadar sevmesine rağmen onunla evlendikten sonra kendini namaza verdi. yusuf a.s. onu çağırmasına rağmen namazı bırakamıyordu. en sonunda yusuf a.s. ona dedi ki, ” gel, zira rabbim bana çocuklarımız olacağını haber verdi”. züleyha ancak o zaman namazdan ayrılabildi; zira Allah’ın emrini ve hükmünü duymuştu. elbette o emir namazdan aşağı değildi.
“ilahi ente maksudi ve rıdaike matlubi- Allah’ım maksadım sensin ve dileğim rızandır” ölçüsünü unutan, işlerinde kendine başka gaye edinenler veya bir erkeği/kadını hayatının temel amacı haline getirenler, mutlaka o niyetlerinin aksiyle cezalandırılırlar. en büyük ihaneti kendilerine gaye edindikleri erkek/kadından görürler. evrensel düzen bu şekilde işler. kural şudur: “her kim bâtıl bir kapı açar; cezası o kapıdan verilir”
ancak şunu da asla aklımızdan çıkarmayalım: Züleyha, o huzur namazını da ancak ve ancak Yusuf ve aşkı sayesinde bulabildi.
