Benim bir komşum var. post bıyıklı bir solcu.
ben de kendimi bildim bileli komünistlerden hep nefret etmiş biriyimdir. “komünist” benim için şeytandan beter bir mahluk anlamına gelmiştir her zaman.
ne zaman ona denk gelsem, selam vermeden, yüzüne bile bakmadan geçer giderdim. içimden de kötü kötü şeyler geçirirdim.
gel zaman git zaman rabb(en büyük öğretmen) bana işin iç yüzünü açtı. mülk o’nun idi, kullar da o’nun kulları idi. benim onun bir takım kullarını hor görmem, nefret etmem, düşmanlık gütmem, nefsimden kaynaklanıyordu ve nefsimi besliyordu. adeta rabbim bana, “sen kimsin ki, benim kullarımı yargılıyorsun?” diyordu.
bu idrak bende oluştuktan sonra, bir vesile ile o solcu arkadaşla yakınlık kurdum ve her gördükçe selam vermeye başladım. evet o bana zoraki olarak mukabelede bulunuyor, bunu seziyorum; ama ben üzerime düşeni yine de yapmak zorundayım.
şu anki idrakım gereğince allah’ın hiçbir kulunu hor görmüyorum, onlara karşı kin ve düşmanlık gütmüyorum veya tüm gücümle bu gayret üzereyim diyebilirim; ama o kullar kim olursa olsun; ister yetmiş iki milleten herhangi bir fert veya cinsel eğilimi, görüşü, duruşu, ahlakı şu bu olan…
tabii burada aklınıza hemen sorular gelecek:
caniler, katiller, sapıklar vs. için de aynen böyle mi düşünüyorsun?
ya dünyayı kan gölüne çeviren, çoluk çocuk katleden güruhlar?
evet, onlar için dahi aynı şekilde düşünüyorum. onlar da allah’ın kulu ve ben onlara karşı kin ve düşmanlık güdemem; ama bu gerekenin yapılmasına mani değildir. zira tüm bu dediklerim benim iç dünyama aittir. dış dünyada yapılması gereken her neyse, ilgilisi, yetkilisi yapar veya yapmalıdır.
bir diğer misal de köpeklerdir. ben asla allah’ın bir takım mahlukatının katledilmesine sevinemem, memnun olamam, alkış tutamam. onların öldürülmesinden mahzun olurum; ama yapılması gerekiyorsa da yapılır. faraza o işin görevlisi olsaydım, kin ve nefret ile değil, üzülerek o canlıların itlaf vazifesini yerine getirirdim.
dış dünyanın bir takım sınırları ve dengeleri vardır. onlara herkes ister istemez uymak zorundadır. ancak insanın iç dünyası çok daha geniştir. insan bilinci kendini maddi dünyanın kelepçelerinden kurtarabilirse arşa kadar yolu vardır.
işin büyük sırrı da şu hadis-i şerifte saklı:
“kuşkusuz ki, allah azze ve celle kıyamet gününde kuluna şöyle buyurur:
-ey ademoğlu! ben hasta oldum da beni ziyaret etmedin!
ademoğlu da şöyle der:
-ya rabb! sen alemlerin rabbi olduğun halde ben sana nasıl hasta ziyareti yapabilirim?
allah azze ve celle de şöyle buyurur:
-sen bilmez misin ki, benim falanca kulum hasta olmuştu da sen onu ziyaret etmemiştin! yine sen bilmez misin ki, eğer sen onu ziyaret etseydin, muhakkak ki, beni onun yanında bulacaktın!
-ey ademoğlu! ben senden yiyecek istedim de fakat sen bana yiyecek vermedin!
ademoğlu da şöyle der:
-ya rabb! sen alemlerin rabbi olduğun halde ben sana nasıl yiyecek veririm?
allah azze ve celle de şöyle buyurur:
-sen bilmez misin ki, benim falanca kulum senden yiyecek istemişti de sen ona yiyecek vermemiştin! eğer sen ona yiyecek verseydin, muhakkak ki, verdiğini benim yanımda bulacaktın…”
