Bir ülkenin savaşa girip girmemesi, o ülkenin yöneticilerinin becerisine veya tercihine kalmış bir şey değildir.
buna meşrebinize göre “tarihi determinizm” veya “kader” diyebilirsiniz.
iki tane tektonik plaka birbirine bindirince fay hattında enerji birikmeye başlar. bu birikim bir noktadan sonra sürdürülemez olur ve depremle o tıkanıklık aşılır. dünya güçleri arasında çıkan savaşlar da böyledir. mesela almanya’nın birinci dünya savaşına girmesi zorunlu idi. başında her kim olursa olsun, almanya savaşa öyle veya böyle girmek durumunda kalacaktı.
veya günümüzde ukrayna savaşını putin’in şahsi hırsları için çıkarttığını düşünen sığ kimseler çoğunluktadır. rusya’nın başında putin değil de ivan olsaydı, yine bu savaş çıkacaktı.
peki türkler olayların izahını niçin ilkelerde değil de hep şahıslarda aramaktadır? onları bu yüzeyselliğe iten nedir?
elbette ilkokuldan itibaren zihinlerine ilka edilmiş “tarihi kahramanları yazdığına” dair son derece yanlış ve çarpık inançtır.
oysa tarih asırlar içinde süregelen dev döngülere bağlı olarak gerçekleşir. bu döngüler ve akış, bırakın üç beş şahsı, milyonlar, milyarlar tarafından bile değiştirilemez. insan iradesi tarihin akışı karşısında sadece sel önündeki saman çöpü değerindedir. marxistler çoğu konuda çuvallamalarına rağmen, tarihin analizi konusunda hakikate oldukça yaklaşmışlardır. marx der ki:
“tarihte her ne olmuşsa öyle olmak zorunda olduğu için olmuştur; başka türlü olamayacağı için öyle olmuştur”
bu diğer yüzden düpedüz kaderin bir başka tanımıdır.
sonuç: osmanlıyı 1. dünya savaşına sokan enver paşa olmadığı gibi, türkiye’yi 2. dünya savaşından kurtaran da ismet paşa değildir. tarihin akışı gereği, olması gereken her neyse o olmuştur. hepsi bu…

