Site simgesi İsnetus

Kim Jong-Un 2

Adam resmen çok yemekten öldü veya ölmek üzere.

kuzey kore gibi insanların açlıktan öldüğü ülkede, bu adam kobe bifteği yiyor, şampanya içiyor; ayrıca isviçre peynirini de çok miktarda tüketiyormuş.

çağımızın hastalığı obezlik… insanlar artık açlıktan değil tokluktan ölüyorlar. çok ilginç bir durum aslında. insan vücudu, aşırı gıda alımına uzun süre dayanamıyor. genelde kalp ve damar hastalıklarına bağlı olarak hayatiyetini yitiriyor. göründüğü kadarıyla, kim jong-un dahi genç yaşta aynı kaderi paylaşacak.

bir insan niçin ölümüne yer ki?

normalde rasyonel bir akıl sahibinin bu tuzağa düşmemesi lazım değil mi? ancak bu meselenin akılla alakası pek de yok demek ki. akıl ile altbeyin kaynaklı dürtülerimizi durduramıyoruz. inanç ise bunu rahatlıkla yapabiliyor. mesela şu anda milyonlarca müslüman, yemeyi ve içmeyi kesmiş durumdalar. yeme içgüdüleri ne kadar bastırırsa bastırsın, boyun eğmiyorlar.

işte bu noktada bilmenin değil ancak inanmanın insan davranışlarında ve ahlakında değişiklik yapabileceğini rahatlıkla ilan edebiliriz ve yine “felsefenin” büyük ölçüde boş iş olduğu hükmünü de verebiliriz.

mekanizma şu şekilde işliyor: inanç > eylem > beden üzerinde değişiklik > şuurda açılım…yani inanç eyleme yol açıyor ve davranış değişikliği sağlıyor. davranış değişikliği yeni bir hormon, vücut ve beyin kimyası yapılanması demek. o da çok farklı bir şuur açıklığı getiriyor. zira altyapı(beden) değiştiğinde, üstyapı(zihin) dahi değişir.

altyapıyı değiştirmeden elde edilen hiçbir şey kalıcı olmaz. mesela yeni bilgi girişi davranış değişikliğine yol açamazsa, ki çoğunlukla açamaz, nihayetinde suya yazı yazmak kabilindendir. gerçek bir şuur açılımı istiyorsak, mutlaka fizik bedenimizi ve davranış kalıplarımızı yani ahlakımızı değiştirmek zorundayız. bunu da bize ancak inanç sağlayabiliyor.

felsefi bilgi hiçbir işe yaramadığı gibi bir de üstüne ehlinin egosunu kabartıyor; yani iyiden iyiye sahibinin karanlığına artırıyor. hikmet ve marifet ise farklıdır elbet. onlar hâlin ilmidir; yaşantının ilmidir; yaşantıdan doğan ilimdir.

daha önceki entrylerde hakikate tümdengelim ve tümevarım olmak üzere iki türlü erişim yolu vardır demiştik. hakikat, bir peygambere külli/tümel olarak indiği zaman, işte o nokta imanın/inancın odağını teşkil eder. peygambere inanmak ve onu tasdik etmek ile hakikati bir nevi biz de bulmuş oluruz. işte o külli/tümel hakikati, öz ve bütün olarak bulmaya bizler “iman” adını veriyoruz.

evet iman ile kişi marifet ve hikmet elde etmiştir. ancak bunlar özde veya potansiyelde kalmıştır ve yukarıdan inme bir lütuftan ibarettir. açığa çıkması ve görünür olması için hakikate tümevarım yöntemi ile bir kez daha ve kendi başımıza gitmek zorundayız. akıl ile ve çalışma ile…

eğer peygamberler tümel hakikati bize sunmasalardı, insan tabiatın ilkel bir mahluku olarak kalmaya devam ederdi. peygamberler olmasaydı medeniyet olmazdı. insanın çalışması ancak peygamberlerden aldığı özü açığa çıkarmasıdır. onlardan aldığı ağacın tohumunu emek ile bir ağaç haline getirmesidir.

bugünkü batı medeniyeti dahi böyledir. batı medeniyeti, tamamen hz. isa’nın marifetinin eleştirisi üzerine kurulmuştur. bu anlamda batı, anti-christ’tir; yani deccaldır. isa olmasaydı elbette deccal dahi var olamazdı. evet şu an batı ayakları üzerinde değil de tepesi üzerinde duruyor olsa bile, yine de tüm manasını hz. isa’ya borçludur.

sonuç: iman et, hakikati öz olarak bulmuş olursun. çalışıp çabalarsan, zâhirde onu görünür kılmış ve tafsile çıkarmış olursun. iman olmasa, insan içgüdülerinin esiridir. yiyen, içen, üreyen bir hayvan olmaktan öteye gidemez.

not: bu entry dahi bir kaç gündür tuttuğum orucun bendeki ufak bir açılımının neticesidir.

Mobil sürümden çık