“Kutsal” kelimesi öz türkçe furyasında osmanlıca “kudsî” kelimesinin yerine geçmiştir. onun da aslı “kut” köküdür ki, ilginç bir şekilde arapça veya osmanlıca muadili olan “kuds” kökü ile ortak bir anlam taşımaktadır.
allah’ın isimlerinden biri de kuddûs’tür ki, “kuds” kökünden türemiştir. temiz ve pak olmak, her türlü kirden, eksiklikten ve kusurdan uzak olmak anlamına gelir.
tasavvufi kaynaklardan biliyoruz ki, madde ve tabiat boyutu titreşim frekansı en düşük bölge olması itibariyle allah’tan en uzak ve en kirli yerdir. bu durumda toprağın kutsalının olması mümkün müdür?
eğer meseleyi sırf toprak olarak ele alırsak, elbette böyle bir şey mümkün değildir. zira maddenin kutsalı ve temizi olmaz. o zati olarak habistir, kirlidir, pistir. aynı şekilde madde ve tabiat seviyesine düşen, yani maddeye bağlanıp titreşim frekansı madde ile eşitlenen ruhlar da kutsallığını kaybederler, kirli ve pis olurlar. tekrar temiz, ulvi ve kutsal olması için ruhun titreşimini(tesbihin, zikrini) yükseltip kendini madde boyutundan kurtarması gerekir.
peki bu durumda kudüs, mekke ve medine madde alemine ait olmalarına rağmen, niçin o bölgelere kutsallık atfedilmektedir?
daha önceki bir makale’de musa’nın âsâsının boyutsal bir keski aracı olduğundan ve vurulduğu yerde maddeyi iç boyutlarına, hatta melekûta kadar kestiğinden bahsetmiştik. kutsallık atfedilen bu bölgelerde dahi başka nedenlerle söz konusu işlem yapılmış durumdadır. yani mekke, medine ve kudüs adeta boyutsal geçiş kapılarıdır. oralara gidenler göremeseler bile melekût boyutu ile direkt karşı karşıya kalırlar ve içten içe bunu hissederler. içlerinde tarif edemedikleri bir huzur ve sevinç duyarlar.
diğer yandan, alemde ne varsa insanda da aynısı vardır. bu nedenle peygamberler ve evliyanın bedenleri dahi kutsal topraklar hükmündedir. hatta bu zatların medfun bulundukları kabirleri dahi aynı özelliği gösterir.

