Lâ = yok
ilâhe = ilah
illallah = ancak allah (var)
bu cümle özlü ve toplu bir ifadedir. ayrıntıda sayısız manaya dallanır.
ilah, kendisine yönelinen, kendisinden istenilen, kendisine sığınılan, güç sahibi vs..demektir.
Allah, varoluş üzerinde öylesine bir tekel kurmuştur ki, ikinci bir varlığa herhangi bir güç vermemiştir; hatta varlık da vermemiştir. her işi bizzat kendi görür; yardımcı kullanmaz. mutlak iktidar sahibi o’dur. melekler de dahil tüm varlıklar O’nun ile kaimdir ve onun manalarının varoluş basamaklarında açığa çıkmasından ibarettirler.
bizler ikinci bir güç sahibi vehmedip ondan korkarsak, o anda kelime-i tevhid manasını çiğnemiş oluruz; mesela herhangi bir şahıstan, âmirden, komutandan, düşmandan vs…çünkü bunların tamamı gerçekte yegane varlık sahibi olan zatın ikincil derecede görünümleridir.
ikinci bir güç sahibi vehmedip ondan bir beklentiye girersek, yine tevhid manasına zıt düşmüşüzdür. değişik görünümler altında bize rızık veren, besleyen, büyüten, koruyan, öldüren, dirilten hep o’dur.
o’ndan başka yol gösterici de yoktur. eğer ayrıca bir yol gösterici vehmedersek, o anda sapmış oluruz. bize her türlü görünümde gelip hakikati açıklayan, öğreten, terbiye eden yine o’dur.
bir fakire sadaka mı verdik? o sadaka, gerçekte direkt allah’ın eline düşer. eğer biz ayrıca bir şahsa verdiğimizi düşünürsek, o anda varoluştan kopmuş ve egomuzu şişirmiş oluruz. tüm iyilikler için dahi aynı mana geçerlidir. tevhid algısından uzak yapılan iyilikler, sadece insanın sapkınlığını artırır ve egoyu büyütür. eskiler bu minvalde, “hay’dan gelen hu’ya gider” demişlerdir. hay ve hu allah’ın isimleridir.
sözü edilen manaları ilahi isimler kadar genişletebiliriz.
lâ râzıka illallah = allah’tan başka rızık verici yoktur.
lâ hâlika illallah = allah’tan başka yaratıcı yoktur.
lâ kayyume illallah = allah’tan başka varlığı ayakta tutucu yoktur.
lâ hâfize illallah = allah’tan başka koruyucu yoktur.
lâ vehhabe illallah = allah’tan başka ihsan edici yoktur.
….
bu noktada insanların düştüğü en önemli yanılgı, varlıkları allah’tan ayrı bilip, allah’ı ötelere atmaktır. böylece karşısındakine son derece cahilce çıkışlar yapar; mesela, “benim rızkımı sen mi veriyorsun, cehenneme kadar yolun var” der ve başına olmadık dertler alır. halbuki o şahsın rızkını patronu tecellisinde allah vermektedir. bu da hakikatin teşbih yönüdür. bu iş sadece tenzihle olmaz. bu anlamda eskiler, “kula teşekkür etmeyenin, allah’a şükrü de yoktur” demişlerdir. dilimizle kula teşekkür ederken, kalbimizden allah’a şükretmeliyiz.
hasım veya düşman kapımıza dayandığında bilelim ki, gerçekte müntakim*, kahhar*, cebbar* olan zat o görünüm altında gelmiştir. niye dayandı diye sormayalım! o zat aynı zamanda hakîm’dir; yani her işi hikmetlidir ve asla abes iş yapmaz. o anda zâhirin gereğini elden geldiğince yerine getirirken, iç alemimizde de kendimizi sorgulayalım: allah niçin kendisini gazap yüzüyle gösterdi? acaba hangi suçumuzun cezası geldi ? diye düşünelim ve hemen o suçtan tevbe edip, kendimize çeki düzen verelim ve allah’ın rahmet yüzüyle karşımıza çıkmasını temenni edelim. ancak suçun cezasının gelmesi zaman aldığı gibi, olumlu manaların da zahire çıkması zaman alır; onu da unutmayalım. zira negatif düşünce, söz ve fiilller birikirler ve limit değeri geçince bela ve musibet olup üzerimize yağarlar. karma sıfırlanıncaya kadar o ateşe maruz kalmamız kaçınılmazdır. bu hakikat bireyler için geçerli olduğu kadar, toplumlar için de geçerlidir.
özün özü olarak da, tevhid cümlesine “ilah” yerine kendi vehmi benliğimizi yani egomuzu koyalım; çünkü dış alemdeki sayısız put, ancak iç alemdeki ego putu sayesinde ayakta kalırlar. ego putu devrildiğinde, dıştakiler de domino taşı gibi devrilirler.
olup biten her şey, kendimizden yine kendimize.
bir derece daha soyutlayalım:
olup biten her şey, o’ndan yine o’na; o’nda.
hu = o
