“Mutlak yokluk” muhaldir(imkansızdır). bu sebeple tasavvufta yeri gelince buun yerine “sırf yokluk” tabiri kullanılır.
mutlak yokluğun mevcudiyetini farz etmek bile mümkün değildir; çünkü her yönden sizi safsata kuşatır.
mutlak yokluk olsaydı, o mutlaklığı bozacak varlık ortaya çıkamazdı, hem de hiçbir şekilde; yokluğun mutlak ortamında hiçbir diyalektik işlemez ve denge bozulmazdı. ayrıca, bir şey var olduğu anda mutlak yokluğun olmadığı o anda ispat edilmiş olur. bu yönde argümanları sürdürmek paradoksaldır. biz, mahiyetimiz her ne olursa olsun, öyle veya böyle birer varlık olduğumuza göre mutlak yokluk hiç olmadı.
bu ifade bile kendi içinde çelişkilidir. mutlak; bir şeyin sonsuz sınırsız ve tam bir istila halinde olduğu anlamına gelir. bu durumda aslında mutlak yokluğu deşerken mutlak varlıkla karşılaşıyoruz. evet mutlak varlık öyledir. varlığı tümüyle istila etmiş ve kuşatmıştır.
varlığı şekiller ve suretler halinde bir buz dünyası olarak görürsek, varlığı tamamıyla kuşatan ve mahiyetini oluşturan sudur. o hem vâhid(bir), hem ehad(tek), hem de ferd’dir.
hep sorarlar allah nerededir diye; su, buzun neresindeyse oradadır. varlığın mahiyetini ilahi isimler oluşturur. ancak allah’ı alemdeki belirişi(teşbih hakikati) ile kayıt altına alamayız. o alemlerden gânidir.
