Her ne kadar nakşi usulünün babası “muhammed bahaddin buhari” namı diğer şah-ı nakşibend olarak bilinse de, olay aslında biraz daha karmaşıktır.
gerçi meşrebi itibariyle nakşi tarzı manevi yolculuk yapan zatlar muhtemelen daha önce de gelip geçmiştir ama bizim açıkça bu tarzı benimsemiş olarak bildiğimiz ilk mutasavvıf, abdülhalik güçdevani hazretleridir. bu zat neredeyse şah-ı nakşibend’den iki yüz yıl önce yaşamıştır.
abdülhalık güçdevani hazretlerine bu yolu öğreten kişi ise, hızır a.s.’dır. “lâ ilâhe illallah” kelimesiin gizli zikir usulünü ona talim etmiştir. kafasını havuza sokturup, bu halde iken tevhid zikrini yapmasını istemiştir. böylece meşhur nakşi süluku ortaya çıkmış ama şah-ı nakşibend hazretlerinin zuhuruna kadar revaç bulamamıştır.
şah-ı nakşibend’le birlikte nakşi usulünü benimseyen dervişler açık zikirden şiddetle kaçınmışlar ve kelime-i tevhidi nefeslerini tutarak gizlice zikretmekle yetinmişlerdir.
kelime-i tevhidin gizli zikriyle ele geçen nimet “cezbe-i kayyumiye” denilen bir haldir. bu nispetin asıl sahibi ise hz. Peygamberin yakın arkadaşı ve yoldaşı hz. Ebubekir’dir. bu hal ondan yansıma yoluyla gelir.
cezbe-i kayyumiye, topyekün varlığın ancak Allah ile kaim olduğunu müşahade etmek ve yaşantısına ermektir.
daha sonra şah-ı nakşibend hazretleri bir naz ve niyaz anında Allah’tan yolların en yakınını istemiş ve isteğine nail olmuştur. şah-ı nakşibend’e verilen bu yeni nispet cezbe-i maiyyet adıyla bilinir. cezbe-i maiyyet, her an Allah ile beraber olduğunu idrak etmenin yaşantısıdır.
cezbe-i maiyyet’in süluk usulünü ise şah-ı nakşibend’in halifesi alaaddin attar hazretleri kurmuştur. bu yol lafza-i celalin(allah allah zikrinin) gizli olarak zikredilmesinden ibarettir ve “yolların en yakını tarikat-ı alâiye’dir” denilmiştir. bu usul, imam-ı rabbani tarafından geliştirilmiş ve muhammed masum hazretleri tarafından en son şekli verilmiştir. halen nakşiler bu iki usulle süluklarını*yaparlar.
hemen akla gelecek bir soruya cevap vereyim.
bu usulleri biz de öğrensek ve kendi kendimize uygulasak, biz de erer miyiz?
bu sorunun cevabı maalesef “hayır eremeyiz” dir.
çünkü zikrin celbettiği feyz ve nurlar herkesin kendi mertebesine göredir. kendi kendine zikir yapan bir kimse bir kısır döngüye hapsolur. zikir yaptığı mertebenin feyzini alır, o feyzi aldıkça o mertebeye daha çok saplanır. bu kapalı düzeni bozacak etki ancak kendinden daha yüksek mertebenin feyzini almakla aşılabilir. bunun için yolu baştan sona aşmış ve son noktaya varmış bir kimseye kalbini bağlamak icap eder. böylece ondan gelecek yüksek mertebeli nurlar zikir yaparak teksir edilir ve bütün vücuda dağıtılır. zikir nurlarının istilası ile o şahıs her geçen gün son noktaya doğru ilerler.
feyz, nur vs. sözleri sizi şaşırtmasın. aslında günlük hayatta da aynı prensip geçerlidir. dikkat ederseniz çoğu zaman kendi hatalarımızı kendimiz fark edemeyiz. ekseriyetle kendi kendimizi bir kapana kıstırırız. ancak üçüncü bir tarafın ikazı ve yardımıyla o çıkmaz sokaktan kurtulmak mümkün olur. zira bir problem, o problemi üreten bilinçle aşılamaz.
Nakşibendilik

