Her ne arar isen kendinde ara
kudüste mekkede hacda değildir
sonuna kadar hakikat olmakla beraber, pratikte işler biraz farklı olabilir.
cumhuriyetin ilk döneminde yurt dışına pek çok öğrenci gönderilir. bir ressam adayı da bunlardan biridir ve paris’e gider. orada picasso ile de görüşür. picasso ona “burada ne işin var senin? senin ülkende resim için çok daha zengin bir malzeme var” der. bizim ressam adayı da gayet güzel cevap verir, “evet ama ben buraya anahtarları almaya geldim” der.
işte o anahtarları bize sunacak olan insan-ı kâmil’dir. en büyük mesele o kâmil insana ulaşmaktır. ancak ona ulaşmak hiç de kolay olmadığı için evvela onun iyi bir öğrencisine ulaşmak ve ön eğitimi ondan almak akıllıca olacaktır.
bir çırağın veya çırak adayının doğrudan usta ile muhatap olmak yerine, kalfa ile muhatap olmasına benzer bu durum. kalfa, bir yönden ustaya, bir yönden de çırağa benzer. o yüzden çırak ondan daha çok istifade eder. usta ise ona çok yabancı kalır.
çırak, kalfa ile haşır neşir ola ola kendini geliştirir ve nihayet usta ile doğrudan muhatap olacak seviyeye gelir. ustayla da rezonans işlemi tamam olduktan sonra. peygambere ulaşır. oradan da allah’a…
en zor aşama, kalfa ve usta basamaklarını geçmektir. ondan sonrası çorap söküğüdür.
burada bilinmesi gereken en önemli nokta, fenafirresul ve fenafillah kademelerinin dahi insan-ı kâmil’in iç boyutları olduğudur ve onları hariçte ayrıca birer varlık olarak bilmenin ve aramanın beyhude olduğu gerçeğidir.
klasik tanrı inancında olan birinin bu bahsettiğim hakikati anlaması pek mümkün değildir. yine bu kimseler, insana secde etme zorunluluğunu ve insandan bağımsız olarak hakka erilemeyeceği gerçeğini idrak edemezler. hayallerinde uydurdukları bir tanrıya tapınmaya devam ederler.

