“Oz büyücüsü” filmi daha ciddiye alınmalıdır bence.
oturun çocuklarınızla beraber izleyin. çocuklar masal tadında bir film izlerken, siz kendi tefekkürünüze dalabilirsiniz.
mesela bir arkadaş filme sosyolojik bir açılım getirmiş. filmdeki samandan korkuluğu tarım toplumunun köylüsü olarak ele almış. teneke adamı ise sanayi toplumunun işçisi.
gerçekten de tarım toplumundaki köylüler eğitimsiz, bilinçsiz ve apolitik bir sınıftır ve tamamen gelenekler tarafından çekip çevrilirler. mevlana bu noktada şöyle der: “bir gün köyde kalanın, bir ay aklı yerine gelmez”.
teneke adam yani sanayi işçisi ise kalpsizdir; çünkü o montaj hattında gün boyu sürekli aynı işi tekrar tekrar yapmakta ve insandan daha çok mekanik bir varlığa doğru evrilmektedir. bu noktada adam smith ve marx’ın “yabancılaşma” başlığı altında çalışmaları vardır.
yabancılaşmanın ileri ve mistik anlamda bir yorumu daha vardır. o da kişinin özünden kopması ve özüne yabancılaşmasıdır. o öz ki, aslında hepimiz o tek özün parçalarıyız. filmin sonunda dorothy sürekli neyi tekrarlıyor? “evim gibisi yok, evim gibisi yok, evim gibisi yok….”
bu bakış açısından da dorothy’nin rüyasını veya yolculuğunu bir seyri süluk macerası olarak görebiliriz.
aslında bir kez “evim gibisi yok” demeyi içten ve samimiyetle başarabilsek, evimize dönebileceğiz belki ama pratikte bu mümkün olmuyor. bu basit sözü söyleyebilmek için önce alemi devretmemiz gerekiyor sanırım.
bu tür tevil, tabir ve yorumlama usulünü biz muhyiddin-i arabi hazretlerinden öğrendik. ondan öğrendiğimiz bir hakikati günümüz dünyasına tatbik etmeye çalışıyoruz. böyle bir çalışmanın yaygınlaştığını hayal edin. nasıl bir kültürel ve düşünsel zenginliğe ulaşırız millet olarak bir tahayyül edin. üstelik kendi kültür köklerimize bağlı özgün bir çalışma oluyor bu; batıdan aparılmış ucuz taklit işi değil.
ve son olarak matrix’ten bir sahne: “buckle your seatbelt dorothy, because kansas is going bye bye” (kemerlerini bağla dorothy, çünkü kansas geride kalıyor)

