Çok şaşırtıcı ve çok gariptir ki, tasavvuf büyükleri peygamberi bilmenin allah’ı bilmekten sonra olduğunu söylerler. biz düz mantık ile genelde bunun tam tersi olması gerektiğini düşünürüz değil mi?
allah’ı bilmenin önündeki engel, şuurun madde ve tabiat seviyesine düşmesi sebebiyle nur boyutundan perdelenmesidir. böylece o kimsede ilahi isimlerin nurları açığa çıkamaz.
dolayısıyla,
o kimse ilahi ilimle tahakkuk etmiş değildir ki, akledebilsin…
gözünde ilahi nur yoktur ki, görebilsin…ki o nur tıpkı röntgen ışını gibi maddeyi deler geçer ve eşyanın(varlığın) hakikatine ulaşır. onu projektör gibi aydınlatıp sahibine görünür kılar.
kulağında nur yoktur ki, ismail olabilsin; yani hakkın sesini işitebilsin.
koku alma duyusunda nur yoktur ki, feyzin buram buram kokusunu alabilsin(örnek: allah esmasının zikrinden misk kokusu gelir; salavattan gül kokusu gelir; diğer esmalardan da değişik çiçek kokuları gelir).
ilahi nura kavuşup görür, bilir, duyar hale gelenler elbette peygamber efendimizin, yani insan-ı kâmilin de sırrını ve değerini idrak ederler.
kısacası peygamber efendimizin değerini bilmeyen kimse, kesinlikle ilahi marifetten yoksundur. o kimse allah’ı bilmez; bilseydi, peygamber efendimizi de bilirdi. peygambere tâbî olmadan marifete ulaşmak muhal* iştir.

