Site simgesi İsnetus

Tahrim Suresi

Hz. Meryem ra

“ …Kendinizi ve ailenizi…ateşten koruyun…” hakiki aile, kişi ile aralarında ruhani bir ilgi ve sevgi bağı bulunan kimselerdir, aralarında kan bağının olup olmaması fark etmez. kişi, sevgi ile bağlandığı şeylerle zorunlu olarak hem dünyada, hem de ahirette beraber olur. bu yüzden kendini koruduğu gibi, onları koruması, ateşten muhafaza etmesi gerekir.

eğer kişi nefsini zulmetten(karanlıktan, düşük titreşim frekanslarından) temizler de kendilerine meylettiği ve sevdiklerinin nefslerini temizlemese, onlara karşı beslediği bu sevgiden dolayı çekimlerine kapılır. bu yüzden onlarla birlikte uçuruma yuvarlanır, onlarla beraber perdelenir.

zulmetleri madde kaydında kalmışlık anlamına da alsak, hakikate karşı yüz çevirmişlik olarak alsak da fark etmez. bu yüzden doğru sözlü olan birinin asfiyayı ve evliyayı sevmesi gerekir, ki onlarla haşrolunsun; çünkü kişi sevdiğiyle beraber haşrolunur(haşrolmak= mahşer meydanında toplanmak).

“…yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten…” bu, bütün ateş türleri içinde özelliği olan bir ateştir. çünkü ancak insanlarla ve taşlarla tutuşur. bunun sebebi de, allah’ın kahrının sıfatlarından olan ruhani bir ateş olmasıdır. bu yüzden süfli şeylerle bağlantılı, arz menşeli katı cisimlere(maddeye) ruhani sevgi bağıyla bağlanmış nefsleri bürür(taş= madde seviyesi. insan= ruhunu madde seviyesine indirmiş insan; yani madde seviyesine düşmüş ruhun uzaklık ve perdelenmişlik azabıdır).

kişi sevdiklerine sevgi bağıyla bağlıdır. sevdikleri uçuruma düşünce, o da onlarla beraber düşer. helak meydanında onlarla birlikte haşrolunurlar.

“onun üstünde..” başında yani, bu ateşin yönetimini üstlenen “acımasız…melekler” vardır. sert, acımasız ve görünümleri dehşet vericidir. bunlar, semavi kuvvetler ve arz işleriyle ilgilenen faal melekutlardır ki, yedi gezegenin ve on iki burcun ruhaniyetini de bunlar oluşturur ve bunlara on dokuz zebani olarak da işaret edilmiştir. ama “malik” adlı melek bunların dışındadır. o, süfli âlemle, cisimler üzerinde etkili bütün kuvvet ve melekutlarla görevlendirilmiş cismani tabiattan ibarettir ki, nefsler tabiattan arınacak olurlarsa, o mertebeden de sıyrılıp ceberut âlemine yükselirler. artık bu melekuti kuvvetlere tesir ederler(onların etkisi altında olmak yerine onlara etki eder hale gelirler).

ama bedensel hazlara dalanlar, maddeye kalbini bağlayanlar, “taşlar” olarak ifade edilen maddeye nefsini yakın kıldığı için de bu melekuttan etkilenir ve onun esiri haline gelirler. onun elinden işkence görürler.

“güçlü…” yani, çok güçlü ve serttirler; yumuşaklık, şefkât ve rahmet namına bir şey bulunmaz onlarda; çünkü kahretme özelliğine sahip olarak yaratılmışlardır. onlar ancak ezdikleri zaman zevk alırlar.

“allah’ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmezler…” allah’ın emrine boyun eğmiş, tâbî olmuşlardır. ona itaat etmiş ve buyruğuna râm olmuşlardır; çünkü şu âlemin maddi kuvvetleri gibi kendilerinden aşağı olan varlıklar üzerinde kahredici ve müessir konumda olsalar da, ilahi huzur karşısında ise kahredilmiş ve edilgen bir konumdadırlar. eğer doğaları gereği ilahi emre boyun eğmeselerdi, bu âlem üzerinde bir etkileri olmazdı.

“emredildiklerini yaparlar…” çünkü etkileri devamlıdır. kuvvetleri ve kudretleri tükenmez.

7- ey kâfirler! bugün özür dilemeyin. siz ancak yaptıklarınızın cezasını çekeceksiniz.
“bugün özür dilemeyin…” çünkü ruhun madde seviyesine düşüp o halde bedenden ayrılmasından sonra amellerin karşılığının verilmesinden başka bir şey yoktur. orada tekamül etmek imkânsızdır artık.

8- ey iman edenler! allah’a nasûh tövbesi ile tövbe edin! umulur ki rabbiniz sizin kötülüklerinizi örter, sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere sokar. allah, nebiyi ve onunla birlikte iman edenleri utandırmayacağı o günde… onların önlerinde nurları aydınlatır ve sağlarından gider… ey rabbimiz! nurumuzu bizim için tamamla ve bizi mağfiret eyle, muhakkak sen her şeye kadîr’sin.

“ey iman edenler!…allah’a nasûh bir tevbe ile dönün!…” bütün hallerinizde o’na dönerek tevbe edin. çünkü tevbe mertebeleri de tıpkı takva mertebeleri gibidir. nasıl ki takvanın ilk mertebesi, şer’an yasaklanan şeylerden uzak durmak ve son mertebesi de benlikten ve varlık kalıntısı barındırmaktan sakınmak ise, tövbenin de başı, günahlardan dönmek, sonu ise, hakikât ehline göre büyük günahların anası olan var olma günahından dönmektir.

“nasuh bir tevbe ile…” yırtıkları yamayan, delikleri kapayan, bozuğu düzelten ve gedikleri dolduran samimi bir tevbe ile allah’a dönün. çünkü herhangi bir makamın gediği, bozukluğu ve eksikliği, ancak ondan daha yüksek bir makama yükselerek yani ondan tevbe etmekle kapanır, düzelir ve giderilir. kişi yüksek bir makama yükselmek suretiyle bulunduğu makamdan tövbe edince, bu yüksek makamı engelleyen perdeden sıyrılıp öne çıkınca, eksiği tamamlanır, kapanır. çünkü ayette geçen “nasuh”
kelimesi, elbiseyi dikmek anlamındaki “en-nash” masdarından gelir(deme ki, bir üst şuur mertebesine çıkmak bir alttaki halden tövbe etmek oluyormuş. nasuh tövbesi ise en büyük günahtan yani varlık günahından arınmak imiş).

ya da bir alttaki makama(bir alt şuur seviyesine) dönme, meyletme şaibesinden tamamen uzak bir tövbe ile allah’a yönelin. yani alttaki makama iltifat etmeyin, bakışlarınızı ona yöneltmeyin. bu takdirde de saflık anlamında en-nusuh masdarından türetilmiş olur.

“umulur ki rabbiniz sizin kötülüklerinizi örter.” uzaklaşıp rabbinize döndüğünüz, artık gözünüzü dikmediğiniz bir alt makamın günahlarını, perdelerini, afetlerini ortadan kaldırır. ya da o makama alışmışlığınızı, ona meyletmenizi, onu görmenizi veya ondan uzaklaşıp yükseldikten sonra gerçekleşen telvini(tereddütü) örter. mesela kalp makamında nefsle zuhur etme ve ruh makamında kalp ile zuhur etme veya vahdet makamında benlikle zuhur etme şeklindeki telvin gibi.

“sizi…cennetlere sokar…” tevbe mertebelerine göre belirginleşen cennetlere(nurani boyutlara) sokar sizi.

“allah, nebîyi ve onunla birlikte iman edenleri utandırmayacağı o günde…” yakınlık makamında perdelerin açılıp zahir olmasıyla birlikte “onların önlerinde…nurları aydınlatıp gider…” görüş ve ilmi kemal itibariyle sahip oldukları nurları önlerini aydınlatır. “ve sağlarından…” gider. yani amel ve amelin kemali itibariyle sahip oldukları sağ taraflarını aydınlatır. çünkü ilmi nur vahdet kaynağından doğar, ameli
nur ise kalp tarafından gelir. kalp ise nefsin sağındadır. ya da kendilerinden öncekilerin nuru onların önlerini, içlerindeki ebrarın nuru ise sağlarını aydınlatıp gider.

“ey rabbimiz! nurumuzu bizim için tamamla…derler.” yani allah’a sığınırlar, varlık(benlik) kalıntılarının zuhur etmesinden kaçıp onun himayesine girerler. çünkü varlık kalıntısı müşahedeleri açısından bir karanlık konumundadır. dolayısıyla salt yokluk (fena) ile birlikte nurlarının sürekli olmasını talep ederler. ya da “varlığınla kemali sürekli olarak bize yönelt. vechinin parıldayışlarını devamlı kıl.” derler. bunu, müşahede ile duydukları aşırı özlemin etkisiyle söylerler. tıpkı şairin “sevgilisi yaklaşınca aşık, ayrılır korkusuyla ağlamaya başlar…” demesi gibi. ya da bu sözü içlerindeki bazıları söyler. bunlar da henüz zati müşahede mertebesine ulaşmamış kimselerdir: “bize mağfiret et…” fena sonrası bekanın zuhuruyla veya fena öncesi sabit varlıkla bizi bağışla…derler.

9- ey o nebî! kâfirlerle ve münafıklarla cihat et! onlara karşı sert
davran. onların varacağı yer cehennemdir. o gidilecek yer ne kötüdür!

“kâfirlerle ve münafıklarla cihat et…” çünkü seninle onlar arasında gerçek bir zıtlık vardır. “onlara karşı sert davran.” çünkü senin kuvvetin, bütün kuvvet ve kudretlerin membaı, kahır ve izzetin kaynağı allah’tandır. böylece belki onların heybetlerini kırarsın, haşinliklerini, dik başlılıklarını yumuşatırsın. nefslerini ezersin. zelilce boyun eğmelerini sağlarsın. bakarsın kahredici nurdan etkilenirler, hidayete ererler. böylece kahrın sureti lûtfun aynı olur.

“onların varacağı yer cehennemdir. o gidilecek yer ne kötüdür.” onlar, halleri üzere kaldıkları sürece, yani aynı özelliklerini korudukları müddetçe veya istidatlarını yitirdikleri, ya da aslında hiç istidat sahibi olamadıkları için, daima ve ebediyen cehennemde olacaklardır.

bundan sonra yüce allah, tabiattaki kavuşmanın, şekli bütünleşmenin, maddi yakınlığın uhrevi işlerde muteber olmadığını, bilakis, asıl itibar edilenin, hakiki sevgi ve ruhani bütünleşmeler olduğunu açıklıyor. evet, sadece bunlar etkilidirler. tabii et parçası ve iç içe geçme ve muaşeret gereği belirginleşen şekli bağlardan ise, ölümden sonra hiçbir etki kalmaz. her iki temsil açısından da sadece dünya hayatında geçerli olurlar.

allah katında onurlu bir yere sahip olmayı hak etmek için salih amel ve hak itikat sahibi olmak gerekir. tıpkı meryem’in iffetliliği, rabbinin kelimelerini tasdik etmesi ve itaat etmesi gibi. bu özellikleridir ki, onu, allah’ın nefhasını kabul edecek hale getirmişti. iki temsil arasında şu husus belirginleşiyor: ruh ve kalbe itaati gereği gibi yerine getirmeyen, onlarla güzel geçinmeyen, emirlerine ve yasaklarına uymak suretiyle onlara itaat etmeyen, onların sırlarını korumayan; buna karşılık onlara muhalefet etmeyi mubah sayan, mubahlığı esas alan bir çizgide hareket eden, tevhit sözüne kulak hırsızlığıyla yaklaşan, içinin kemalini intihal etmek suretiyle azgınlaşan hain nefs mahrumiyet ateşindedir, perdelenmişlerle beraber ayrılık azabındadır. ruh ve kalbin ona yönelik yol göstericilikleri, sonsuzluk noktasında bir fayda sağlasa da, azaptan korunmak hususunda herhangi bir fayda sağlamaz.

firavun karakterli nefs-i emmarenin istilası altında ezilen ve hakk’a iltica ederek kurtulmak isteyen kalp, saflığı nedeniyle allah sevgisiyle güçlendiği, buna karşılık, çaresiz olduğu, nefsi ve şeytanı kahretme gücü de zayıfladığı için azapta sonsuza kadar kalmaz. kurtuluşa erer. nimetler içinde ebediyen kalır. gerçi nefse komşu olmaktan dolayı bir süre azap görecek ve nefsin fiillerinden dolayı bir zaman elem
çekecektir.

iffet erdemiyle süslenmiş -ki buna iffetini korumak şeklinde işaret edilmiştir-nefs, kutsal ruhun feyzini kabul etmeye elverişlidir, bu nedenle kalp isa’sını taşır, ruhun nuruyla aydınlanmış, rabbinin, hikmetli akideler ve ilahi şeriatlar şeklindeki sözlerini tasdik ederek allah’a ilim, amel, gizli açık ve mutlak itaat etmiştir. dolayısıyla cem ve tafsil olarak, batın ve zahir olarak tevhidin akışına karışmıştır. allah, doğrusunu herkesten daha iyi bilir.

( tefsir-i kebir / te’vilât, muhyiddin-i arabi’den)

not: bir arkadaş tahrim suresi üzerine çok fazla gelişigüzel yorum yapıldığını ve bu sureyi nasıl değerlendirmemiz gerektiğini sormuş mesajında. o nedenle yayınladım bu alıntıyı.

isnetus 15.12.2021 10:41 ~ 10:49

Mobil sürümden çık