İnsan mahlukat içinde en yüksek bilinç potansiyeline sahip olan canlıdır. insanın böyle bir potansiyeli taşıması câmiyeti yani birbirine zıt bir çok unsuru kendinde toplaması nedeniyledir. insan bilhassa bu şekilde dizayn edilmiştir.
insan bedeni itibariyle evrenin bodrum katı olan tabiat bataklığındadır. tabiat/madde; titreşimi en düşük boyut olduğu için bu bölge en gafil, en cahil, en vahşi yaratıkların yaşama alanıdır.
ruhu itibariyle ise meleklere arkadaş olabilecek özellik gösterir. bu boyut saf güzellik içerir; gaflet, vahşet bulundurmaz.
insan nefsi yani enerji boyutu itibariyle de cinlerle ortak yapıya sahiptir. enerji maddenin bir formu olduğu için bu bölge pek de tabiat ortamından farklı değildir; hatta enerji çok seyyal, değişken ve hareketli olduğu için bu bölgenin canlılarının sapkınlığı daha fazla bile olabilir.
işte insanın bu çok yönlülüğü ona başka hiçbir canlıda görülmesi mümkün olmayan duygu çeşitliliği vermiştir. aynı zamanda bu özellik insanın dramıdır; zira birbirine zıt unsurların, duyguların, durumların çokluğu; çatışmanın, çelişkinin, gerilimin de çokluğunu gerektirir. insan bu yüzden evrenin huzursuz çocuğudur. melekler bile onu anlamaktan acizdir. onun çilesini, acısını ancak onu yaratan bilir.
ilk başta bu saydığım özellikleri bir tür lanet gibi görebilirsiniz; ancak bu doğru değildir. insandaki bu özellikler ona şuurun en yüksek mertebelerine çıkabilmesi için gereken altyapıyı sağlar.
şuurun en yüksek noktasına çıkmak ise evrenin tüm sırrını hatta bir ölçüde onun yaratanını dahi bilmeyi gerektirir. işte insanın zaten var edilme gerekçe de budur: allah’ı bilmek ve tanımak.
bilmenin iki türü vardır: aklen bilmek ve yaşantı yoluyla bilmek üzere.
aklen bilmekte özne, nesne ve veri ayrımı vardır. yani aklen bilmek için önce bir bilecek olan, sonra bir bilinecek olan, sonra da ikisi arasında bir etkileşim olmalıdır. bilen, bilinen ve bilgi ayrımı yüzünden akıl sadece suretleri bilebilir. bir varlığın künhüne vakıf olamaz, özüne inemez.
diğer türlü bilmekte ise bilen, bilinen ve bilgi arasındaki ayrım kalkar ve üçü de bir olur; birbiri içinde erir; birbirine girer. işte bu da yaşantı yoluyla bilmektir. bir çiçeği botanikçi olarak inceyebilirsiniz veya çiçeğin aynı olarak, onda eriyerek de çiçeği bilebilirsiniz. sanatçılar, sahici şairler, müzisyenler bu ikinci türden bilişten çeşitli derecelerde pay alanlardır. bu türden bilişin zirvesini ise evliyalar ve peygamberler temsil ederler.
sonuç: tanrı bizden onu bilmemizi; onun eserlerini değerlendirmemizi ve takdir etmemizi ister. neticede insan sırf allah’ı bilsin diye yaratılmış bir mahluktur. allah’ı bilmek onun hem vazifesi hem de en büyük mükafatıdır. allah’ı bilmekten; sonsuz güzelliğe şahit olmaktan daha öte ne olabilir ki…

