Zannedilenin aksine, bilinen manada tasavvuf ilmi, Hz. Peygamber ve sahabeler zamanında yoktu. bu ilim sonradan vaz edilmiştir ve bir kısım müfritlerin iddialarının aksine bid’at* değildir. kanaatimce tasavvuf ilmi, şu hadis kapsamında kabul edilebilir:
“islâm’da iyi bir çığır açan kimseye, bunun sevabı vardır. o çığırda yürüyenlerin sevabından da kendisine verilir. fakat onların sevabından hiçbir şey noksanlaşmaz. her kim de islâm’da kötü bir çığır açarsa, o kişiye onun günahı vardır. o kötü çığırda yürüyenlerin günahından da ona pay ayrılır. fakat onların günahından da hiçbir şey noksanlaşmaz”(ebu müslim)
tasavvuf ilmine ihtiyaç duyulmasının sebebi, islam alemindeki sürekli düşüş ve sahabeler zamanındaki nübüvvet nurlarının günden güne zayıflaması hatta sönmesidir.
İmam-ı Rabbani hazretlerinin beyanı üzere, nübüvvet nurları ashapta* ve tabiinde* görülmüş, tebe-i tabiinde* ise iz bırakıp kaybolmuştur.
bundan sonra, Hz. Peygamberin iç aleminin ve ruhani kemalatının vârisi olan ehl-i beyt imamları etraflarına velayet nurlarını saçmaya ve onun ahlakını ders vermeye başlamışlardır. ancak cafer-i sadık gibi büyükleri, bildiğimiz manada tasavvuf ehli zannetmemek lazımdır. çünkü bu zatların taşıdığı nurlar enbiya (Peygamberler) velayetinin nurlarıdır.
bu nesil de gözden kaybolunca, artık devir tasavvuf ve tarikatlar devridir ki, bunlar bir takım yıldız şahsiyetlere tevdi ve ihsan edilmiş hususi kemalatlar ve yakınlıklardan ibarettir. bu zevat karanlıkta parlayan kandiller mesabesindedirler.
elbette nübüvvet güneşine nispetle kandilin hükmü olmaz.
ama güneşin battığı karanlık gecede, o kandili de reddedersen, sonun felaket olur.
not: tasavvuf ilminin çok avantajları olduğu gibi, bir çok da dezavantajları ve vartaları vardır. son dönem tasavvuf ehlinin en büyüğü olan İmam-ı Rabbani hazretleri bu yolda düşülen yanılgıları tek tek işaretlemiş ve ilgililerini bunlara karşı uyarmıştır. önemle belirteyim ki, onun koyduğu ölçülere riayet etmeyenler ya saparlar, ya da her an sapma tehlikesi içinde bulunurlar.
