Günümüzde zikir konusu maalesef büyük bir hercümerc içindedir ve işin aslından fersah fersah uzaklara düşülmüştür.
bunda kitleselleşen ve dejenere olan tarikatların rolü büyüktür.
öncelikle belirteyim, kuran’dan, sünnetden veya tarikatlardan öğrenilen zikirlerin gelişigüzel yapılmasından bir fayda doğması mümkün değildir; hatta pek çok zararlı sonuçlara yol açabilir.
mesela “limon” kelimesini duyduğumuz anda ağzımız sulanır; çünkü hepimiz limon denilen meyveyi tatmışızdır; halbuki onu tatmamış olan kimseye bin defa da limon kelimesini tekrar etseniz, herhangi bir tepki vermeyecek ve etkilenmeyecektir.
ilahi isimler de aynen böyledir. her ismin kalpte yol açtığı bir tat, bir müşahade vardır; ancak kararmış ve gafil bir kalp, ismi tekrar ettiğinde sadece papağan gibi lafzını gevelemiş olur, herhangi bir sonuç elde edemez; hatta çok sıkıntılı durumlar hasıl olabilir. niçin mi?
çünkü ilahi isimlerin hem kalbe/melekuta, hem de nefse/beyne bakan yüzü vardır. gafletle yapılan zikir, kalpte nurani dalgalar oluşturmaz; lakin beyinde nâri(enerjetik) dalgalar oluşturur. bu da size meleki kapıların değil, cinni kapıların açılması demektir. dimyata pirince giderken, evdeki bulgurdan da olursunuz.
peki bunun çözümü nedir? tarikat ehli bu sıkıntıyı talim-i esma yoluyla aşmıştır. yani bir tâlip, kendi kendine zikir yapmaz; gider esma nurlarına mazhar olmuş, müşahadeye kavuşmuş bir zata müracaat eder. o zat da, talibe zikir telkininde bulunur ve çekmesi gereken isimleri ve miktarı tam olarak ona bildirir. telkin esnasında kalpten kalbe bir nur transferi olur. mürit isimleri zikrettikçe o nur, bedeni, kalbi, nefsi istila etmeye başlar ve meleki kapıları açar. elbette arka planda cinni kapılar da açılır; çünkü yapılan zikirden nefs ve beyin de etkilenir; ancak bunun pek bir zararı olmaz; zira müridin etrafı, nurdan bir kalkanla çevrilidir ve cinler ona müdahale edemezler; ancak yine de impuls’larını ulaştırırlar ve vesvese verebilirler.
günümüzde çoğunlukla olduğu gibi, esma taliminde bulunan şahıs kâmil değilse, talimi takliden yapıyorsa, şarlatanın tekiyse, ondan zikir alan kimse, cinlerin eline düşer ve onların maskarası olur. artık ondan her türlü sapıklığı bekleyebilirsiniz. kendi kendine zikir yapanın da hükmü aynıdır. tabii, burada yanlış anlaşılmaya mahal vermeyelim. zikir yapar yapmaz kişi hemen bu duruma düşmez. belli sayılarda ve uzunca sayılabilecek belli bir sürede devam etmesi gerekir.
Hz. Peygambere ittibaen, sünnette belirtilen sayılarda ve şekilde yapılan zikirlerin, kişiyi yanlış noktalara götürmesi pek mümkün değilse de, kayda değer bir sonuç alınması da mümkün olmaz; zira gaflet ve uykuya yatmış latifeler(kalpteki ince hissiyat) sebebiyle, zikir veya tesbihat dış yüz taklitten öteye gitmez.
tabii bu noktada, “hemen kendimize müşahade ehli bir zat bulup, ondan zikir alalım ve maksadımıza ulaşalım” fikri çıkmasın. günümüzde hem öyle bir zatı bulmak zordur, hem de talim-i esma yolu, hak olsa bile, bu devrin insanında istenen sonucu vermemektedir; çünkü zikir, esasen bir kalp odaklı çalışmadır, aklın ondan hissesi pek yoktur. batı düşüncesinin dünyayı istila etmiş olması ve akılları menfi bir şekilde programlaması, kalbin tasfiyesinin, arındırılmasının önünde büyük bir settir. eski devirlerde böyle bir problem olmadığı için, tarikatlardan belli sonuçlar alınabilmiştir; ancak günümüzde pek bir verim elde edilememektedir.
bu sebeple günümüzde ilim ve tefekkür yöntemi, akıl-kalp yolu ön plana çıkmaktadır. her şeyden önce, tefekkürle gaflet izale edilmeli, akla format atılmalı ve batı’dan gelen tüm virüslerinden temizlenmelidir. ondan sonra yapılan namaz, oruç, kuran okuma gibi ameller rahatlıkla istenen sonucu verecektir. bu yolda, kuran’dan alınmamış veya sünnetde varid olmamış zikirlere veya virdlere itibar edilmez.
Zikir 2

