Artık iyice kendimi bir bilinç varlık olarak hissetmeye başladım. kendimce hayatın anlamını çözdüğümü de söyleyebilirim. tabii ki her bilenin üstünde bir bilen vardır ve benim kendi çapımda elde ettiğim bilgi son değildir; hatta denizden bir katre bile değildir; onu da biliyorum.
kainat, insan ve insanın çektiği çile hep Allah’ın bilinmek istemesinin sonucudur. bu noktada akla hemen şu soru gelir: “ben mi istedim varolmayı; Allah bana sormadan beni yarattı ve dünya denilen yarı cehenneme fırlattı; bana sorsaydı bu oyunu kabul etmeyecektim belki de”
ancak bu yargı geçersizdir; zira “yokluk” tüm şerlerin kaynağıdır. zulüm adaletin; karanlık ışığın; çirkinlik güzelliğin; hastalık sağlığın vs…yokluğundan ibarettir. dikkat edin bu saydıklarım hep sıfat mertebesine aittir. bu sıfatları yani özellikleri taşıyan bir de “zat” vardır. sıfatın yokluğu bile büyük bir kötülükken, varın siz zatın yokluğunun ne derece büyük bir kötülük ve şer olabileceğini tahayyül edin. yani var olmak, insan olmak en büyük nimet, en büyük hayırdır. kısacası Allah bizi var etmekle, bize en büyük nimeti vermiş, en büyük iyiliği, en büyük ikramı ve en büyük ihsanı yapmıştır.
eğer kainat ve insan yaratılmasaydı, Allah bilinmez olacaktı. tasavvufi deyimle kenz-i mahfi(gizli hazine) olarak kalacaktı. Allah’ın bu dilemesinin izlerini insanda bile görmek mümkündür. mesela tüm güzeller güzelliklerinin bilinmesini ve takdir edilmesini isterler. aynı şekilde tüm kabiliyetli insanlar da aynı eğilime sahiptir. açığa çıkıp kabul görme durumuna gelmeyen, takdir edilmeyen kabiliyetler, güzellikler potansiyelde kalırlar ve bir nevi yok hükmüne girerler ki, böyle bir durum asla varoluşta cari olan adalete uygun düşmez. ayrıca iyi olsun kötü olsun açığa çıkmayıp potansiyelde kalan her özellik sahibinde büyük bir sıkıntı ve kabz hali oluşturur. açığa çıktığında ise muazzam bir ferahlamaya yol açar.
bu durumda, Allah dileğini ve hükmünü icra ederken bize de sonsuz nimetlerine şahit olma ve onları tatma imkanı tanımıştır. ancak sistemin işleyebilmesi için zıtların varlığı da gereklidir. aksi takdirde allah’ın bir çok sıfatı/özelliği kapalı kalırdı. günah işleyen olmasaydı allah’ın çok affedici olma özelliği nasıl ortaya çıkacaktı? kendini inkar edenler olmasa ve onlara dahi nimetlerini vermeye devam etmeseydi, onun sınırsız merhametini nasıl idrak edecektik? sair sıfatları da aynı şekilde kıyas edebilirsiniz. bu noktada allah’ın isimlerini yani esma-i hüsna’yı bilmek önemlidir; çünkü allah’ın zatına akıl erdiremediğimiz için onu isimleri yönünden tanıyabiliyoruz ancak.
zıtların da olduğu bir ortamı var ederek Allah bize şuurun sonsuz mertebelerine açılma fırsatı tanımıştır. evet, yaratılmış her canlıda mutlaka bir sınır vardır; fakat insana herhangi bir sınır koyulmamıştır. o yüzden insanın elde edemeyecği hiçbir nimet kesinlikle yoktur. gerek toplumsal gerekse kişisel çapta, gereğini yapmak şartıyla, şuurun her mertebesine çıkabilir. bu da ona neredeyse sınırsız güç kazanma imkanı sunar. evet insan tüm kainatı titretecek kadar muazzam güçlere kavuşabilir. tarihi vaka olarak bildiğimiz bazı şahıslara ait olağanüstü kabiliyetler inanın çerezlik neviindendir. insanda onların çok çok ötesinde yetenekler vardır ve insan için imkansız olan hiçbir şey yoktur.
tek yapması gereken ilgili şuur metebesine çıkabilmektir. her şuur mertebesinin kendi derecesinde güçleri ve imkanları vardır. “bilim” adı verilen yöntem bile insandaki belli bir bilinç aşamasının ürünüdür. evet, insan gerçekte saf bir bilinç varlıktır.
