Hiç bir bebek ego “benlik” yani “nefs” ile doğmaz. yeni doğmuş bir bebekte benlik yoktur. bakınız ben uzun uzun açıklamak istemiyorum. hintli guru osho’dan bu konuda bir alıntı yapmak istiyorum.
çocuk bir ego ile doğmaz. ego toplum, din, kültür tarafından öğretiliyor. küçük bebekleri gözlemlemiş olmalısın: onlar “karnım aç” demezler. şayet bebeğin adı bob ise o, “bob’un karnı aç, bob tuvalete gitmek istiyor” der. onun ‘ben’ duygusu yoktur. o kendisini de üçüncü şahıs olarak niteler. bob insanların ona seslendikleri bir şeydir, bu yüzden o da kendisine bob der. ancak bir gün gelir…o büyüdükçe ona bunun doğru olmadığını öğretmeye başlarsın. “bob başkalarının sana taktığı bir isimdir; kendine bob demekten vazgeçmelisin. sen ayrı bir kişiliksin, sen kendine ‘ben’ demeyi öğrenmek zorundasın.”
bob’un ‘ben’ haline geldiği gün o, varlığının hakikatini yitirir. ve yanılsamaların dipsiz karanlık kuyusuna düşer. bir kez o, kendisine ‘ben’ dediğinde bütünüyle farklı bir enerji işlemeye başlar. artık ‘ben’ gelişmek ister, o büyümek ister; o şunu ister, o bunu ister. o hiyerarşi dünyasında yükselmek ve yükselmek ister. o daha büyük bir tahakküm alanı ister.
bu sözlere kesinlikle katılıyorum ve herkese bir soru soruyorum. ama öncesinde bir de bilim adamından alıntı yapalım; sigmund freud. yani, yeni doğmuş bebeklerde bireysel benlik var mı yok mu öğrenmek için, bir filozofa bir de bilim adamına danışmış olalım.
“id, zevk temelli bir istekler ve aşırı ısrarcı temel enerjinin çıkış noktasıdır. temel ve en ilkel benliktir. ana kaynağı cinsellik, açlık gibi ihtiyaçların en bencilce doyurulmasıdır.” (id, tabiattan ileri gelen dürtülerdir)
“bebeğin altıncı ayından itibaren id’den kaynaklanarak gelişmeye başlayan ego (bireysel benlik), bilinci ve gerçekliği temsil eder. enerjisini id’den alır ve aldığı bu enerjiye göre şekillenir. id’in doyuma ulaşmak için kullandığı birincil süreç tarzı düşüncenin yerini ikincil süreç (secondary process) tarzı düşünceye bıraktığı yerdir. düşleyerek yaşamanın mümkün olmadığını söyleyen ego, devreye düşünme, karar verme ve planlama yetilerini sokar. id’in sabırsızca doyum elde etme ve düşlemlerini daha gerçekçi yapıya dönüştüren ego, gerçeklik ilkesine (reality principle) göre çalışır.” (kaynak: sigmund freud | the interpretation of dreams | oxford university press.)
şimdi soruma geçiyorum…
“Kuran’da araf suresinde Musa ile Allah arasında geçen bir konuşma veriliyor.
ne zaman ki, musa, mikatımıza (sınırımıza) geldi, rabbi ona kelâmıyla ihsanda bulundu. ‘ey rabbim, göster bana kendini de bakayım sana.’ dedi. rabbi ona buyurdu ki; ‘beni katiyen göremezsin ve lâkin dağa bak, eğer o yerinde durabilirse, sonra sen de beni göreceksin.’ daha sonra rabbi dağa tecelli edince onu yerle bir ediverdi, musa da baygın düştü. ayılıp kendine gelince, ‘sen sübhansın! (seni tenzih ederim) tevbe ettim, sana döndüm ve ben inananların ilkiyim.’ dedi. (araf, 143)
1- bu ayette sözü edilen mikat sınırı nedir?
2- bu ayette bahsedilen dağ, benlik midir, akıl mıdır?
bu sorulara benim cevaplarım:
1- bana göre bu ayette sözü edilen mikat sınırı, akıl sınırdır.
2- ayette bahsedilen de dağ da benlik değil, akıl dağıdır.
niye?
öncelikle yukarıdaki çocuklardaki benlik durumu örneğini düşünün? eğer benliğin olmaması düşüp bayılmaya ve kendini kaybetmeye sebep olsaydı, bütün bebekler egoları gelişene dek baygın olurlardı. ama kim olursa olsun bir an akıl ve şuurunu (bilincini) kaybederse, o kişi kendinden geçer. bakın yoruma zorlamıyorum ayeti, söylediğim gayet açık, ayet de gayet açık.
bir insanın egosu olmasa da şuuru yerinde olabilir. nitekim melekler böyledir, Hz. Muhammed (a.s.) böyledir, yeni doğmuş bebekler öyledir. zaten nefs, akla göre vardır. o sebeple akıl ve şuurun hiçleşmesi, mutlak nefsi de yok eder. ama bu ayetteki tezahür nefse değil, akıl ve şuuradır (bilincedir).
peygamberler ve veliler hep dağlara çıkmışlar ve orada düşünmüşler ve orada keşfetmişler evrensel gerçekleri. dağa çıkmaları boşuna değildir. İsa aleyhisselamı golgota diye bir tepede çarmıha geriyorlar. golgota, kafatası anlamındadır. nitekim başında da dikenli bir taç vardır. bunlar tesadüf değildir. Allah onu teslimiyete ve bunun için aklı bırakmaya zorlamıştır. tüm işaretler de bunu gösterir, okuyabilenler için. Musa ile ilgili ayette de nefse değil, akla atıf vardır. nitekim o’nun Hızır’la yol arkadaşlığını sürdürememesinin nedeni de nefsini değil, aklı terk edememesindendir. mikat sınırı, akıl sınırdır. bu ayette görme fiilinden söz ediliyor. insan nefsiyle değil, aklın, bilincin ve beynin fonksiyonlarıyla görür. o sebeple tezahür nefse değil akla-şuura-bilince olmuştur ve musa o nedenle bayılmıştır, kendinden geçmiştir. o zaman allah’ın zatını aklıyla-bilinciyle-şuuruyla kavrayamayacağını anlamış ve o’nu tenzih etmiştir musa. “ayılıp kendine gelince, ‘sen sübhansın! (seni tenzih ederim) tevbe ettim, sana döndüm ve ben inananların ilkiyim.’ dedi.”
insanın benliğinin engel olduğu şey, allah’ın sıfat ve manalarını görememek ve bundan perdelenmektir, ama bu ayette anlatılan şey değildir. allah zatını görmek ise mümkün değildir. zat geldi mi her şey gider, önce akıl-şuur-bilinç ve buna bağlı olarak da “tek ben” veya “bireysel ben” olmak üzere… ama önce akıl-şuur-bilinç gider.
son söz:
Allah’ın zatı kesinlikle görülemez! böyle bir akla-şuura-bilince-beyne sahip bir varlık yaratılmamıştır. eğer böyle bir varlık olsaydı, o varlık Allah zatına eş ve ortak olurdu. çünkü o, Allah zatını kapsayan ve kavrayan bir bilinç-şuur-akıl-beyin olurdu. böyle bir şey islam’ın kitabına göre kesinlikle mümkün değildir. işte ayet de açıkça bunu anlatıyor. bunu iddia eden ise, kesinlikle yanlış bir yoldadır, düşüncesi batıldır.
(zamane dervişlerinden ayşegül samur’dan alıntıdır, www.aysegulsamur.org)



