Tasavvuf yolunda çalışanların düştüğü en büyük vartalardan biri “ben bu işi başaracağım; hakka vasıl olacağım” zannını beslemeleridir. nefsi emmare kaynaklı bozuk bir düşüncedir bu. kimse kendi gücü ve çalışması ile hakka vasıl olamaz. bir karıncanın koca bir dağı taşıması ne kadar imkansızsa, bir kimsenin kendi gayreti ile gayeler gayesine ulaşması o kadar imkansızdır. eğer ilgilisi bu idrakı çabucak edinemezse, tasavvuf yoluna girip gireceğine bin pişman olacaktır; çünkü karşısına öylesine güç yetirilmez ve ezici durumlar çıkacaktır ki, hayal bile edemezsiniz; çünkü evrensel düzen, güç iddiasında bulunanı süründürür; acze düşürür ki aklı başına gelsin.
tüm başarıyı rahman* ve rahim* olanın bir ihsanı, bir ikramı olarak bilen ve o lütfa nail olmak için tüm gücünü seferber edene ise düzen çok farklı davranacaktır. onun her gayreti on kat, yüz kat, bin kat hatta çok daha fazlasıyla ödüllendirilecektir.
evet, karınca dağı taşıyamaz ama karıncanın azmini himmetini takdir eden ilahi kudret, bir iltifat neviinden olarak, karınca namına dağı kaldırabilir veya parça parça edebilir. dağdan kasıt elbette nefstir. (karınca namına dağı kaldırabilir= işte bu cümle besmelenin sırrıdır)
bu arada şunu da belirteyim: tüm bu hadiseleri işiten ve kendi anlayışına göre değerlendiren halkın, karınca ile temsil edilen hak talibine olağanüstü güçler atfetmesi kaçınılmazdır. artık onun namı “dağı taşıyan karınca” olarak efsaneleşecektir; zira avam mertebesindekiler güçlü ve katı egoları sebebiyle ilahlar icat edip ona tapma eğiliminde olurlar. aslında dıştaki tanrı içteki egonun bir projeksiyonudur. nihayetinde de insanlar, karıncayı ilah gibi görenler ve karıncanın mucizelerini inkar edenler olmak üzere iki bölük olacaklardır. işin sırrını ise ariflerden başkası bilemeyecektir.
hz. süleyman ve aşık karıncanın hikayesi:



