Soru 1
“Soru ilmin yarısıdır” demiş eskiler. ancak bu hükmü sadece “sor ki öğrenesin” diye anlarsak çok eksik kalır. “sorabilmek için bilmek gerekir” anlamını da çıkarmamız gerekir o hükümden. “bir kimsenin sorduğu sorudan onun akıl seviyesini anlarım” dermiş hz. ömer. “bir kimsenin zekası verdiği cevaplardan değil, sorduğu sorulardan anlaşılır” sözü de einstein’a ait.
evet ben çokça şahit oldum bu duruma; insanların soruları yok, soru soramıyorlar; sordukları da genelde vesveseden ibaret şeyler oluyor. vesveseye ise cevap verilmez zaten. mevzu basit aslında: “ne biliyor ki, ne sorsun?”
ilmin garip bir yönüdür; insan bir sorusuna cevap bulduğu anda, on tane yeni soruyla karşılaşır. işte bu aşama, insanın ilimle kendini geliştirebileceğini ancak tatmin elde edemeyeceğini anlaması gereken noktadır. eğer bilinç bu noktada kendini akıldan sıyıramazsa, sapıtmak, yoldan çıkmak kaçınılmaz olur. hatta bu gerçeği idrak edemeyen kimse, hiçbir zaman yola girmemişti dersek belki daha doğru olur.
yanlış anlaşılmasın; burada elbette aklı ve ilmi terk edelim demiyorum. bilakis akıl ve ilim kendi mertebesinde faaliyetine devam ederken, bilincin o dar kalıptan kendini kurtarıp yükselmesi gerekliliğine işaret ediyorum. bu sözlerim size çok uçuk gelmesin. günlük hayatta farkında bile olmadan bir çok noktada bunları uyguluyoruz bizler zaten. eğer bilincimiz akla takılı kalsaydı günlük hayatımızı dahi sürdüremezdik; çünkü insanlar arası iletişimin çoğu sezgi yoluyladır. insanlar bilgisiyar programları gibi şekli mantık kalıplarıyla iş görmezler; böyle bir şey mümkün değildir. mesela hukuk şeklidir. eğer delil olmazsa suçlu olduğunu kesinkes bildiğiniz birini hapse atamazsınız. ancak işin içinde insan unsuru olduğu için, şekli olması gereken hukuk bile o kadar da şekli değildir. bizim polis birinin suçlu olduğunu anlarsa, delili öyle veye böyle temin eder(!)
veya tecrübeli bir komutan düşünün; yıllar içinde o kadar çok değişik tipte askerle ve onların sorunlarıyla karşılaşır ki, başta kalıp şeklinde olan bilgileri zamanla bir tür sezgi halini alır ve daha sorunu görür görmez teşhis edebilir hale gelir. hatta o komutanda çoğu zaman bilgi falan da yoktur. direkt tecrübesiyle teşhisi koyup, gerekirse bağırıp çağırarak veya döverek söverek işleri düzene koyabilir.
bu verdiğim misalleri akıl ve iman mevzuuna da uygulamak zorundayız. eğer bilinç dar akıl kalıplarına bağlı kalırsa putperestlikten kurtulamaz ve imanı tadamaz. iman, bilincin kendini akıldan sıyırmaya başladığı anda tadılmaya başlanır. iman gerekli kıvama gelmiş bilincin hakikatleri doğrudan yaşaması ve görür gibi olmasıdır. artık bu noktada delile ve ispata ihtiyaç yoktur. değnek ancak kör olan için gereklidir.
delil ve ispatın gerekli olmadığı yerde ne soru, ne cevap, ne de düşünce vardır. bu sebeple tatmin olduğumuz nokta, sorularımızın bittiği noktadır. orada yalnızca yaşantı, tatmak ve zevk etmek vardır; orada iman vardır. bilinç bu noktaya geldiğinde halini kaybetmeden tekrar insanların arasına, onların dünyasına, standart gerçekliğe geri dönüş yapabilir. orada insanlarla onların anladığı dilden konuşur ve gerekli oldukça akli hükümleri, delilleri ortaya koyar; ama nihayetinde insanları hep delillerin ötesine imana davet eder. onlardan delil ve ispat çöllerini çabucak aşmalarını ister.



