Bu ikilem tıpkı “bilim vs din” gibi düşük bilinçlere özgü yapay bir çelişkidir.
niçin böyledir?
çünkü insanlar hayallerinde uydurdukları bir ilaha yalvarmayı dua sanıyorlar. o ilahı kendilerine hizmetle yükümlü bir lamba cini olarak tahayyül ediyorlar.
halbuki sadece düşünmek bile bir duadır; ancak oldukça zayıf bir duadır.
niyet dediğimiz sabitlenmiş ve kararlı düşünceler ise çok daha güçlü birer duadırlar.
söze döküldüğünde düşünceler daha da güçlenirler. bu aşamada kişi yoğun bir dua yayını yapmaya başlar. beyin dalgaları gücü oranında evreni etkiler. (kötü düşünceler, kötü sözler, küfürler, kavgalar da kişinin kendine yaptığı beddualardır. bu nedenle kaçınılmalıdır)
ve nihayet eyleme döküldüğünde dua en güçlü formunu almıştır. bu aşamada sadece fiillerimiz ile değil, spritüel yönümüz itibariyle de evreni duamız doğrultusunda reorganize etmeye başlamışızdır.
niyet, düşünce, söz ve fiil şeklindeki dualarımızın gerçekleşmesi önünde iki engel vardır.
birincisi, bizim negatif yönümüz yani nefsimiz ve şeytanımızdır. bunlar kişideki güçleri oranında sürekli şek, şüphe, vesvese, evham, suizan, bozuk ve sapkın düşünceler vs. üretirler. bunlar negatif dalgalar veya kendimize beddualar hükmünde oldukları için yıkıcı girişim yaparak dualarımızı etkisiz hale getirirler.
ikincisi ise, yapılan duaların evrenin genel düzenine ve hikmetine aykırı olması durumudur. bunlar akıntıya karşı kürek çekmek neviinden oldukları için kayda değer bir sonuç üretemeyeceklerdir.
evrenin akış ve işleyişine mutabık gelen dualar ise frekans yükselticiden geçmiş gibi kat kat güçlenirler ve sonuçları da ona göre olur, çünkü akıntıyı arkasına almıştır.
ben duayı bu şekilde tarif ettiğim zaman, gözlerde hayal kırıklığı gördüm hep. insanlar tuhaf bir çelişkiyi aşamıyorlardı bir türlü ve bana adeta “eeee…ben çalışıp ben gayret ettikten sonra allah’ı ne yapayım? iş başa düştükten sonra allah ne işe yarar ki? ” diyorlardı…dilleriyle değil ama bakışlarıyla…
işte bu tavır, o kişinin allah’ı alemlerin rabbı olarak değil de, hizmetle mükellef bir lamba cini olarak gördüğünün bariz bir göstergesidir. (işte bu şuur mertebesindeki kişiye “tanrı yok, unut tanrıyı” demek lazım)
halbuki biz bambaşka bir allah ve alem tasavvuruna sahibiz.
evren de de insan da aynadır.
evren aynasına ilahi isimler yansır.
insan aynasına ise hem ilahi isimler hem de allah’ın zatı yansır. güneş aynaya veya ayna gibi yansıtıcı olabilen yüzeylere kendi suretini tastamam bırakır. işte bu güneşin aynadaki zat tecellisidir. aynada zatıyla hazır olur güneş. diğer mahlukatta ise renkleriyle(ilahi isimleriyle) hazır bulunur.
işte o aynadaki güneşin sureti bizim hakikatimizdir. “ben” ile işaret ettiğimiz, ama esasen “o” olandır.
kısacası marifet ehli hakkı hem kendinde hem de alemde müşahade eder.
aynı zamanda bizde dileyenin “o” olduğu anlamına da gelir bu marifet. tabii bir de ego var. ego bir karanlıktır, cehalettir. kaza geçirip hafızasını kaybetmiş ve çingeneler arasına düşmüş bir şehzade düşünün.
gerçekte tüm ülkenin mirasçısı olduğu halde, artık üç kuruşa tamah eden, çalan çırpan birine dönüşmüştür şehzademiz. işte ondaki bu yeni kimlik egodur. ego gerçek bir varlık değildir. bir karanlık, bir cehalet, bir gaflettir. egodan çıkan her şey negatiftir. yani egonun düşüncesi de, niyeti de, sözü de, fiili de esasen birer bedduadır. kişinin bizzat kendisine yaptığı beddua…şehzadenin aydınlanması veya seyri süluku da, padişahın oğlu olduğunu tekrar hatırlamasıdır.
iki farklı bakış açısının evren ve ben algısı tümüyle farklıdır. ikisi apayrı alemlerdir. cennet ve cehennem gibi…



