Eski dönemde geçer olay. iki derviş karşılaşırlar.
biri diğerine sorar, “hâliniz nicedir?”
“bulursak şükrediyoruz, bulamazsak sabrediyoruz” diye cevap verir diğer derviş. soran da der ki: “onu buhara’nın köpekleri de yapıyor. biz bulursak dağıtıyoruz, bulamazsak şükrediyoruz” der.
yorum:
bir kimsenin nimete ve rızka kavuştuğunda sevinmesi ve onları ihsan eden allah’a şükretmesi, bizim şu anki bilinç düzeyimizle gayet uyumludur. bu tavrı anlayabiliriz. ancak kavuşulan nimetlerin tamamını muhtaçlara dağıtmak ise aklımızın alamayacağı bir iştir.
hemen sorular peydah olur bizde: bu derviş kendisine gelen nimetlerin hepsini dağıtıyorsa, ne yiyip içiyor? acaba birazını kendine ayırıyor mu? dağıtmak niçin o kadar önemli ki? vs…vs…
insan bilinci için aslında bir sınır yoktur. sınırları biz kendimiz koyuyoruz; inanç ve itikatlarımızla. bilinç için sınır olmayınca esasen yapabileceklerinin de sınırı yoktur. cennet böyle bir şey olsa gerek…
ancak bu bilgiler yalnızca üstbeyne yani zihne inhisar ettiği müddetçe pek bir değeri yoktur; çünkü üst beyin bilgisi yaşantıya dönüşmez veya kayda değer derecede dönüşmez. altbeyin titreşim frekansını istikrarlı bir şekilde yükseltebilirse, boyutsal bir yolculuğa çıkar. işte bilincin üst alem katlarına yaptığı bu yolculuk(seyr-i süluk), bize doğrudan bir deneyim ve yaşantı halini sunar.
böyle bir kimse ulaşabildiği bilinç mertebesiyle doğru orantılı olarak olağanüstü güçler elde eder. bizim gibi madde ve tabiat kuralları ile kayıtlı değildir o kişi. bizim altbeynimiz, titreşim frekansı itibariyle, madde ve tabiat aleminde bulunduğu için zorunlu olarak içinde bulunduğu alemin kurallarıyla bağlıdır. herkes altbeyin olarak hangi alemde bulunuyorsa, o alemin kuralları onun sınırları olur.



