Dücane Cündioğlu
Cebrail’in kanatları isimli son konferansını biraz önce seyrediyordum. olaya güzel girmiş. körlük temsilinden ve platon’un mağara metaforundan bahsetmiş. tamam bunlar güzel hatta mevlana bile hakikat ehline göre bizlerin bir nevi körler mesabesinde olduğunu söylemiştir.
ancak, miraç kısmına gelince tüylerim diken diken oldu. adam miracın rüyada gerçekleştiğinden dem vuruyor. ne büyük cinayet işlediğinin farkında değil. kardeşim kuru akılla bu işlere girmeyin yoksa böyle sapıtırsınız!
hakikat denizi fırtınalı, kayalık ve sayısız tehlike ile dopdoludur. o sulardan usta kaptan kılavuz olmadan geçilmez. eğer muhyiddin-i arabi süvarin, imam-ı rabbani hazretleri kaptanın değilse, “akıl gemin” daha ilk fırtınada işte böyle su almaya başlar.
önce rüya nedir, gerçeklik nedir bir öğrenseydin… neyse ben geri kalan kısmını da seyredeyim bari, gerçi bu galatlar şevkimi kırdı ama ne yapalım, devir böyle…
geçilmez
bu kapıdan kol ve kanat kırılmadan geçilmez;
eşten, dosttan, sevgiliden ayrılmadan geçilmez.
içeride bir has oda , yeri samur döşeli;
bu odadan gelsin diye çağrılmadan geçilmez.
eti zehir, yağı zehir, balı zehir dünyada,
bütün fâni lezzetlere darılmadan geçilmez.
varlık niçin, yokluk nasıl, yaşamak ne, topyekün?
aklı yele salıverip çıldırmadan geçilmez.
kayalık boğazlarda yön arayan bir gemi;
usta kaptan kılavuza varılmadan geçilmez.
ne okudun, ne öğrendin, ne bildinse berhavâ;
yer çökmeden, gök iki şak yarılmadan geçilmez.
geçitlerin, kilitlerin yalnız o’nda şifresi;
işte, işte o eteğe sarılmadan geçilmez!
(nfk, 1983)



