Bir arkadaş bana mesaj atmış. ailesi ve kardeşleri arasındaki kavga gürültüden ve anne-babasının ona yaptığı haksızlıklardan dert yanıyordu. ona mesnevi tarzı misali bir hikaye anlattım; size de anlatayım.
tsk’da görevli bir eğitim çavuşumuz var. ona kırk tane akıllı uslu, okumuş er veriyorlar. çavuş onları standart eğitim programına alıyor ve hepsini çakı gibi asker yapıyor. yaptığı görev dağılımında vs. ufak tefek ihmaller olursa ona göre cezalandırma yoluna gidiyor. mesela ihmali görülen ere fazladan nöbet yazıyor.
gün geliyor bu çavuşa yeni bir grup er geliyor. ancak bunların hepsi çingene. çavuş bu erlere hiçbir şekilde söz geçiremiyor. erler tamamen lakayt durumda ve garnizonda düzeni bozacak her türlü faaliyetten de geri kalmıyorlar. komutan çavuşu çağırıyor ve ona her ne pahasına olursa olsun düzeni sağlamasını ve askerlerini disipline almasını emrediyor.
bunun üzerine çavuş çingene erlerin düzenini sağlamak için ağır cezalar uygulamaya başlıyor. ancak yine yeterli sonucu alamıyor. cezaların dozajını artırıyor hatta artık cezalar neredeyse işkence seviyesine geliyor ve nihayet işkence seviyesindeki cezalandırmalar ile çingeneleri mum etmeyi başarıyor.
bu verdiğim misal evrende geçerli bir prensibi göz önüne sermektedir ve bu prensip en küçükten en büyüğüne kadar tüm insan toplulukları için geçerlidir. iş veya aile gibi küçük ölçeklerden, tüm ülkenin ahalisine kadar büyük ölçeklere dahi hükmünü yürütmektedir.
her topluluk içinde düzen öyle veya böyle sağlanmak zorundadır. düzeni sağlayacak olan yönetim tarzı ise otomatikman o topluluğun seviyesine göre biçimlenir. bu nedenle genel seviyesi düşük bir toplumda yönetim otoriter hatta zorba olur. eğitilmiş ve bilinç düzeyi yüksek bir toplumda ise yönetim demokratiktir. eğer siz düşük seviyeli bir topluma zoraki bir şekilde demokratik bir yönetim empoze derseniz, sonuç düzenin bozulması ve anarşidir. kaçınılmaz olarak kan gövdeyi götürecektir o toplumda. nitekim türkiye ikinci dünya savaşı sonunda abd baskısı ile demokratik rejime geçince, bu duruma düşmüştür. yetmemiş, 1960 anayasasıyla(güya verilen özgürlükler ile) en kanlı dönemine adım atmıştır.
ben mikrodan makroya bu izahları yaptıktan sonra o arkadaşımız meseleyi idrak etti. hatta onunla da kalmadı ve meselenin tasavvufi yönünü de anladı. “aile içinde bu sıkıntıları yaşadık çünkü düzenin sağlanması ancak bizim seviyemize bağlı olarak bu denge noktasında gerçekleşti. diğer yönden maruz kaldığım yaptırımlar benim ehlileşmem için zorunlu idi” dedi.
sonuç: “rab” terbiye edici demektir ve o ilahi isim bizim alemimizde her seviye ve basamakta açığa çıkmakta, her bir unsura gerekli terbiyeyi vermektedir.
not: bir toplumun bilinç seviyesi iktisadi altyapıya endekslidir. sırf eğitim vererek bir toplumun genel bilinç seviyesini yükseltemezsiniz. bunun için altyapıyı değiştirmeniz gerekir. o da sanayileşme demektir. bu nedenle demokratik rejim ancak gelişmiş sanayi toplumlarında işleyebilmektedir. kemalizmin altyapı dönüşümünden bağımsız olarak eğitimle toplumsal bilinci geliştirebileceği düşüncesi son derece yanlıştır. toplumun genel seviyesini yükseltmek istiyorsanız endüstriyel bir kalkınma gerçekleştirmek zorundasınız. bunun başka yolu yoktur.



