Senin Anıtkabir’in Olmayacak Sen Sadece Öleceksin
Herkes “sadece” ölür. kara toprak padişah ile dilenciyi eşitler. insan, ölümden sonra başka bir boyutta tamamen farklı şartlarda, dünyadaki amellerinin sonuçlarını yaşar.
zannedilenin aksine, kişi öldükten sonra diğer insanlar hayatlarına devam etmezler. çünkü zaman relatif/izafi bir kavramdır. ne demiş eskiler? “ölünce kıyametiniz kopar”
sırf algılama açısından meseleyi ele alırsak, ikindi vakti ölen bir kimse, akşam vakti kendini mahşer meydanında tüm insanlarla beraber hesap veriyor olarak bulacaktır.
o anki durumumuz tamamen dünya hayatındaki tercihlerimize, hayat tarzımıza, düşüncelerimize, niyetlerimize vs. bağlıdır. çünkü o ortamın somut bedeni olacak bilincimizi(bilinç bedenimizi) dünyada iken kendi ellerimizle inşa ediyoruz.
peygamberler bize dünya-ahiret dönüşüm cetvelini vermişler. burada şöyle davranırsan orada şunla karşılaşırsın, burada bunu yaparsan orada karşına şu çıkar… vs. diye.
ancak önemle vurgulayalım ki, bize gerekli tüm bilgileri sembolik, mecazi bir dille anlatmışlar çünkü o yüksek hakikatler ancak bu şekilde kelama büründürülebilir. ilmi bir dil kifayetsiz kalır hatta büyük hatalara dahi yol açabilir.
zaten dikkat ederseniz dinin yüksek ölçülerini akılla çok fazla mıncıklayanlar bir müddet sonra sapıtıyorlar. bunun sebebi din ölçülerinin, varoluşa katılmak ve onun yaşantısına ermekten doğan veriler manzumesi olmasıdır.
yani akli değil hâlîdirler, zevkidirler(tadılandırlar). bu yüzden nebilerin dili ilimden çok sanata yakındır. bir kimse kalp dediğimiz “o hayatı” algılama organını ne kadar saflaştırırsa, temizlerse o nispette varoluşa katılır ve bahsedilen hakikatleri adeta görür gibi olur hatta görür.
hasılı, önemli olan benim dünyada nasıl yaşadığımdır. öldükten sonra ardımdan ne derler düşüncesi gereksiz ve anlamsızdır.



