
Mevlana’nın eşinden rivayettir:
“Mevlânâ bir gün namaza durdu. sükûnet ve tevâzu içinde ve tâzim ve hürmetle Kur’ân-ı Kerîm okuyor, bir taraftan da gözlerinden yaşlar akıtıyordu. evde bulunanlarla birlikte Mevlânâ’nın bu hâlini görüyor, hayretle ona bakıyorduk.
namazdan sonra her zamanki gibi tesbihini çekip Cenâb-ı Hakk’a uzun uzun yalvarıp yakararak duâsını yaptı. onun bu hâli bana çok tesir etti, ağlamaya başladım. sonra;
‘ey efendi! dünyada ve ahirette biz günahkarların ümidi sensin. bu kadar çok ibadetinle, böyle korkar, ağlar, yalvarırsan, biz bu tembel hâlimizle kıyamet gününde ne yaparız?’ diye sordum.
yemin ederek; ‘allah teâlâ’nın bana verdiği nîmetlerin, ihsânların yanında benim yaptığım ibâdet, yalvarışlar ve bütün hareketlerim, ziyâde kusur ve nihayetsiz eksiklikten başka bir şey değildir. bütün bu korku ve yakarışlarımla; ‘ey kerîm olan allah’ım! benim gibi bir acizin, bir çaresizin kuvveti ve tâkatı ancak bu kadardır, mâzur gör yâ rabbi!’ demek istiyorum. yoksa o’na lâyık olan ibâdeti kim yapabilir ki?” buyurdu.



