
tasavvuf büyüklerinin beyanına göre, “hakikat” mertebesine yükselmenin en kolay yolu, “acz ve fakrini” bilmektir.
buna göre kişi;
olgunluğu, kendinin eksik olduğunu idrakte,
kuvvetini “acz”de,
zenginliğini “fakr”de,
bilmelidir.
kendini eksik ve kusurlu bilmeyen, bulunduğu hâl üzere kalır. kemalatın sonsuz basamaklarına tırmanamaz.
insanın gücünün limitleri de bellidir. eğer o cüzi güce dayanacak ve güvenecek olursa, kendi hâline terk edilir; evrensel kudret onun yardımına gelmez. esasen o cüzi ve nispi güç bile emaneten gelmiştir ve onu sahiplenmek ve ego’ya iliştirmek, bir tür şirk suçudur ve onu bütünden koparıp cezaya müstehak hâle getirir.
bizi de fiillerimizi de, el an yaratan allah olduğuna göre, “la havle ve la kuvvete illa billah-allah’tan başka güç ve davranış sahibi yoktur” deyip, tüm gücü asıl sahibine iade edelim. daha doğrusu vakıaya aykırı olan bâtıl zannımızdan kurtulalım.
bunu başardığımız takdirde, evrenin tüm güçleri bize dost olacak ve yardımımıza koşacaktır. hem maddi, hem ruhi, hem de spritüel kuvvetler bize hizmet etmeye başlayacaktır. tüm kainat bize arka çıkacaktır.
tam tersi bir manayla kuşanan inkarcılar, varlığın tamamına düşman gözlerle bakarlar; çünkü birlik şuurundan yoksundurlar ve her şey nazarlarına tehdit olarak görünür. depremler, virüsler, seller, göktaşları, hırsızlar, kâtiller, kazalar…dolayısıyla, kainat da onlara düşman olur. kuran bunu şu ayetle açıklıyor:
“gök ve yer onların ardından ağlamadı; onlara mühlet de verilmedi.”(duhan 29)
yani yer ve gök, bir inkarcının ölümüyle seviniyor, inananın ölümüyle ise üzülüp arkasından ağlıyor.
elbette bir münkirden bu ifadeleri anlaması beklenemez; çünkü materyalist kafası bu hakikatleri çözmek için yeterli değildir.
her insanın, spritüel boyutu itibariyle, bedeni etrafında belirli bir titreşimde(zikir sayısında) manyetik alan benzeri bir yapısı mevcuttur. bu yapı o kişideki spritüel gelişmişliğe göre büyük veya küçük bir hacimde olabilir. kimisininki bedeninden bir kaç cm, kimisininki bir kaç metre, kimisininki de binlerce km öteye uzanabilir. işte bu yapı, titreşim frekansına göre, madde aleminin spritüel boyutuna olumlu veya olumsuz etkide bulunur. bir ek bilgi olarak söyleyeyim; evliyanın manevi tasarrufunu da bu çerçevede değerlendirmek icap eder.
düşük titreşimler, gücüyle orantılı olarak, tüm varlığa negatif etkide bulunur; yani onları irrite eder, incitir, kendine düşman eder. yüksek titreşimler ise tam tersine varlıklara olumlu etkide bulunur ve onlara katkı sağlar; dolayısıyla bir nevi onlar tarafından sevilirler. öldüklerinde bu olumlu etki son bulduğu için, varlıklar onların arkalarından sanki ağlarlar; yani eski olumlu etkiden mahrum kalırlar; suyu kesilmiş bir çiçeğin solması ve boynunu bükmesi gibi.
ve son olarak kişi, zenginliğini fakr’de bilmelidir; yani, gerçek manada “la ilahe illallah” demeyi başarıp, kendi cüzi varlığından geçen kimse, varoluşa katılır; dolayısıyla tüm varlık, bir nevi, artık onun mülkü olmuş olur. damladan vazgeçen, okyanusa kavuşur.



