
Aradan yarım asırdan fazla zaman geçmesine rağmen, olaya hâlâ klasik tarafgir söylemlerle ve klişelerle yaklaşanların olduğunu görüyorum.
öncelikle belirteyim ki, demokrat parti, iktidarı bileğinin hakkıyla almamıştır. ikinci dünya savaşı sonrası konjonktüründe türkiye çok partili yapıya geçmeye kendini mecbur hissetmiştir. işte dp böyle bir ortamı ve halktaki chp tepkisini değerlendirip iktidara konmuştur.
mesela savaşı naziler kazansaydı çok partili sistem zorunluluk olmayacak bilakis tek parti hakimiyeti tartışmasız hale gelecekti.
dp’nin bu bedavadan elde ettiği devletin bedeli, daha sonra ondan faiziyle tahsil edilmiştir. çünkü siyasetin, iktidarın, hakimiyetin acımasız ve sert kuralları vardır. bu kuralları hiç kimse yürürlükten kaldıramaz, ihlal edemez, hatta esnetemez bile.
bir atasözü halinde ifade edersek, “üfürükle gelen tükürükle gider”
eğer dp ve menderes, iktidarı konjonktürün bir gereği olarak değil, binbir türlü mücadele sonucu hasımlarını alt ederek elde etseydi, gerekli siyasi olgunluğa sahip olacak ve cuntacılara pabuç bırakmayacaklardı. menderes, siyasetteki nâkıslığının cezasını hayatıyla ödedi.
mesela, günümüzden örnek verirsek, rte’yi menderes gibi deviremezsiniz çünkü erdoğan’da müthiş bir mücadele birikimi mevcuttur. birkaç defa devrilmenin eşiğine gelmiş, muhalifleri olanca güçleriyle bastırmışken son anda yırtmayı başarmıştır. dolayısıyla çok özel şartlar bir araya gelip, istisnai bir durum oluşturmadığı sürece, erdoğan’ın, iktidar olmanın verdiği geniş imkanları da kullanarak, muhaliflerini bastırma imkanına her zaman sahip olduğunu rahatlıkla öngörebiliriz.
rte, menderes gibi siyaset özürlü olsaydı çoktan devrilmiş, günümüzde idam cezası olmadığı için, demir parmaklıkların ardına tıkılmış, bir hapishane kuşu olmuştu.



