Dindarlığın Siyasallaşması
Dindarların politik kulvarda yer almasının ne gibi mahsurları olabilir?
sorun, dindarların kendilerini politik olarak ifade etmelerinde değil, aksine, ‘sadece’ politik olarak ifade etmelerinde. günümüzde dindarlık, siyaset ve ticaret dışında yok. ne düşünsel derinlik, ne sanatsal duyarlılık… sözümona siyaseten haklılık bütün yetersizlikleri örtüyor. din elden gitmek üzere çünkü. neden düşünelim ki? inanalım yeter! dindarlığı iki asır içerisinde bir kurtuluş ideolojisi haline getiren işbu haletiruhiyedir.
bu noktaya nasıl gelindi?
kaybedilen iktidar duygusunu yeniden kazanabilmek için, dindarlık, 19. yüzyıldan itibaren süratle hem ilkelerini, hem de niteliklerini siyasallaştırmak zorunda kaldı. bu ‘kurtarıcılık’ psikozu zamanla güçlendi ve çağdaş dindarlığın kendini meşrulaştırma aracı haline geldi.
bu sürecin hâlâ devam ettiğini düşünüyor musunuz?
hem de nasıl! maksadımı açık kılmak bakımından basit bir örneğin yeterli olacağını sanıyorum. dileyen herkesin kolaylıkla ulaşabileceği bir kayıt. beyefendinin kendisi tanınmış bir islamcı, kitapları filan olan bir aydın, bir hoca… bir film münasebetiyle sözü kemalistlere, ulusalcılara getirip şöyle diyor: “bu allahsız azınlık, bu memleketin imanına düşmanlar. allah’ı ellerine geçirseler ona meydan dayağı çekecekler.” sırf kendisini değerli ve önemli hissedebilmek adına, inandığı tanrı’yı birkaç serseri tarafından meydan dayağı çekilecek zavallı bir ihtiyar gibi tasavvur eden hastalıklı bir bilinç bu. imam gazali insanın sînesinde saklı bu ortak koşuculuğa işaret eder ve “en yüce rabbiniz benim!” diyen firavun’un kibrinin aslında her insanın nefsinin bir köşesinde saklandığını söyler. iktidar duygusuyla kendinden geçen bilinçlerin bu fısıltıya “hadi oradan!” demeleri çok zordur.
çaresi ne?
dindarlar ne yazık ki ancak politik ve ticari iktidarı kaybettikleri takdirde tanrı’ya muhtaç olduklarını hatırlayacaklar. çünkü dindarlığın özü her halükârda kişinin o’na muhtaç olduğunu idrak etmesinden ibarettir. çaresiz, tanrı’yı şehre çağırmak zorundayız. ara sokaklara. miting alanlarında hüznün ne işi var? galebe çalanların hüznü mü olurmuş? kendinden mahrum olanların ödülüdür o. mülkiyetin değil, özgürlüğün armağanı.
yaşamsal hırslardan arınmayı da gerektiriyor işaret ettiğiniz durum.
elbette. peygamber efendimiz iki türlü cihaddan söz eder: “en büyük cihad” ve “en küçük cihad”. küçük cihad toplumsal olanı, büyük cihad ise bireysel olanı simgeler. mücadelenin hası ise kişinin kendisiyle uğraşmasıdır. sözün özü şu: insanı asıl terbiye eden kıyametin küçüğü, cihadın ise büyüğüdür
günümüz dindarlığı için çok yüksek hedefler değil mi bunlar?
pek tabii. birey olmayı denemeden bu hakikat tecrübe edilemez. oysa hem dilini, hem ruhunu tamamen siyasallaştırmış olan çağdaş dindarlık, bu bireyselliğin önemini idrak edemiyor. dini, tanrı’yı, cenneti elde var bir görüyor. hal böyleyken, dindar bilinçlerin kendileriyle baş başa kalması mümkün mü? hani acziyet, hani muhtaçlık, hani hüzün? kendimizi kandırmayalım, kibir ve tekebbürün hükümferma olduğu meydanlarda kimse hira’nın girişini aramaz.
sol cenahın 80 darbesinin ardından yaşadığı bireyselleşme sıkıntısını dindarlar ne zaman yaşayacak?
iktidara doyduklarında. ilk fetihler sayesinde toplumsal yaşamda zenginlikler artınca bu gidişatı protesto etmek amacıyla üzerlerine çuval (suf) geçirip dolaşan dervişler ortaya çıkmıştı tarihte. insanın iki sıkıntısı vardır. biri geçim sıkıntısı, diğeri can sıkıntısı. dindarlar şimdilik geçim sıkıntısıyla meşguller. geçim sıkıntısını atlattıklarında can sıkıntısı baş gösterecek. işte o zaman ilk iniltileri duymaya başlayacağız.



