Başkalarını Suçlamak
İçinde bulunduğumuz şartlardan yakınırız.
kendimizi ak süt içindeki ak kaşık gibi görüp hep başkalarını suçlarız.
kötü olan hep başkalarıdır, halbuki biz iyiyiz diye düşünürüz. kendini iyi insan olarak görmeyen var mıdır acaba bu dünyada?
oysa devlet-i aliye, yani içinde yaşadığımız evrensel düzen bize bizdekini göstermek üzere dizayn edilmiştir. içimizdekini dışa çıkartır. şuurumuzu materyalize edip yaşadığımız ortamı oluşturur.
içimizi dışa dökmekle aslında bize “kendini gör, işte sen busun” denilmektedir. ne kadar sıkıntılı da olsa içinde yaşadığımız şartlara itiraz etmek, şikayet etmek, yakınmak, başkalarını suçlamak şuurumuzu bloke eder ve bizi o şartlara hapseder.
ama içinde yaşadığımız şartları iç alemimizin dışarı çıkması olarak görsek, kendi içimizle bir yüzleşme olarak kabul etsek, şikayet etmeden onu acı ilaç bilip sabretsek, zincirler kırılmaya başlar ve tünelin ucundaki ışık görünür. bizim ilacımız bizim başımıza gelenlerdir. derman arardım derdime, derdim bana derman imiş…
hiç şikayet etmemek, kimseyi suçlamayıp ancak kendini itham etmek hz. adem’in yoludur. başkalarını suçlamak ise iblis’in yoludur. hz. adem ancak kendini suçladı ve “nefsimize zulmettik, bağışla” dedi. iblis ise insanı suçladı ve “ben bu hallere insan denen yoz yaratık yüzünden düştüm” dedi. başkasını suçladığı anda kin, nefret, öfke, intikam duyguları bir zincirleme reaksiyon halinde açığa çıktı. onu batırdıkça daha da batırdı.
şikayet etmek, başkalarını suçlamak, kin, nefret, öfke, intikam…bunlar karşındaki olay, kişi veya durumu daha da güçlendirir, senin için daha da aşılmaz kılar. ne zaman ki varlığı yokluğu senin için bir olur, artık o olay ve kişiyle ilgilenmez olursun, iş o anda biter…
not: burada anlatılanlar tümüyle insanın iç muhasebesine dairdir. bu yazıda sosyal olaylar ele alınmamıştır.



