Allah’ın mahlukuna zulmeden asla iflah olmaz.
meseleyi en genel hatlarıyla ele alırsak, zulmün iki ana kaynağının olduğunu görürüz. biri materyalist dünya görüşü, diğeri ise ütopyadır.
materyalist bir insan için bedel ödemek yoktur. karşılık görmeden zulmünü yapabiliyorsa yapar. bu dünyada ona yaptıklarını ödetebiliyorsanız âlâ, yoksa yaptığı her şey yanına kâr kalacak demektir.
bize göre ise durum elbette ki, bunun tam tersidir. insanın tüm fillerinin, hatta düşünce ve sözlerinin dahi evrene salınmış birer dualar veya bumeranglar hükmünde olduğunu ve hepsinin eninde sonunda sahibine geri döneceğini düşünürüz. o yüzden bir müminin gelişigüzel konuşması, düşünmesi, hadsizce davranması mümkün olmayacaktır. bırakın insanı, lüzumsuz yere bir karıncayı bile incitmenin suç olduğunu düşünür müslüman.
zulmün ikinci kaynağı ise ütopyadır. ütopya gibi masum bir hülyanın pratikte ne kadar korkunç zulümlere yol açtığına inanamazsınız. stalin, pol pot gibi zalimler, milyonlarca insanı öldürürken ve yine milyonlarca insana işkence ederken, yeryüzü cennetini hedefliyorlardı ve öylesine büyük bir hayır için, bir iki kirli iş yapmanın doğal olduğunu düşünüyorlardı. düsturları, “bir kaç yumurta kırmadan omlet yapılamaz” idi.
işte ütopya böyledir. ortada olmayan bir şey için, sadece vehimdeki hayaldeki bir şey için, gayet gerçek zulümler yapılır.
bizim müslümanların bir kısmı da ütopyacıdır. hayallerindeki yeryüzü cenneti için halihazırda sayısız rezilliği meşru görme eğilimine girerler. ışid gibi bir kısmı da stalin’i, pol pot’u aratmazlar.
seyyid kutup ve benzer çizgideki bir takım şahıslar, sosyalizmin ütopyacı ve sistematik düşünce yapısını islam dünyasına transfer ederek ateşin üzerine benzin dökmüşlerdir. klasik ekol sadece fanatik ve dogmatik idi. ancak fanatizm ve ütopya birleşince çok daha tehlikeli ve patlayıcı bir karışım ortaya çıkıyor maalesef.
evet dostlar, ben de vakti zamanında çok boğuştum bu hastalıklarla; çünkü hiçbir şeyden habersizken önüme konulanlar bunlardı. ancak zaman içinde yavaş yavaş anladım bazı sakat düşünce ve inançları.
islam konusunda en son geldiğim nokta şu oldu: islam hayallerdeki, vehimlerdeki, gelecekteki, beklentilerdeki bir şey değildir. islam ne yaşıyorsan, ne yaşayabiliyorsan odur. şartları falan bahane etmek de sırf ego tavrıdır. kimse senden büyük işler yapmanı beklemiyor. “elinden geleni yap” diyor sadece. evet bu ifade bence altından harflerle yazılmaya değerdir. “elinden geleni yap”, bu yeterlidir.
yine nicelik bir ego oyunudur. iki dilim ekmeği olan şahsın bir dilimini paylaşarak elde ettiği manevi kazancı, zengin kimse bir tır dolusu ekmek dağıtsa yine kazanamaz. o yüzden aslolanın nitelik olduğunu, azlık çokluğa itibar edilmemesi gerektiğini bilelim.
dört halifeden sonra, hz. ali ve sonrasındaki hz. hasan’ın altı aylık hilafetinden sonra, saltanat başlamıştır. o tarihten beri yalnızca reel politiğin gerektirdiği rejimler hükümran olmuştur.
düşünün kader, velayet-i kübra(büyük evliyalık) sahibi ehlibeyt imamlarına dahi siyasi arenaya girme müsaadesi vermemiştir. onlar manevi önderler olarak kalmışlardır. şimdilik bunun aksini düşünmek için yeterli bir nedenimiz yoktur. yani pratikte reel politiğin gerektirdiği rejimler ve islamı hayatlarına yansıtmaya çalışan müslümanlar…bunları görmeye devam edeceğiz. ötesi ütopyadır ve unutmayın ütopya zulüm, kan, gözyaşı demektir. aynı zamanda şimdiyi kaybetmek, anın hakkını verememek demektir. gelecek ki, boş bir hayaldir aslında ve esasen zafer adlı saray, gün gün kazınılan başarı tuğlalarının üst üste koyulması ile inşa edilir.
islam nedir?
şu anda, şimdi… hayatına islamın ne kadarını yansıtabiliyorsan odur. gelecek için boş hayallerle avunmak yerine, her gün islamın hayata yansıma oranını artıralım. isterse milim milim olsun bu artış, fark etmez.



