
Kelime-i Şehadet’teki Mantık Hatası
İnsan ancak gördüğüne veya herhangi bir şekilde algıladığına inanır. algı alanına girmeyen bir şeyi kabul etmek gerçek değildir; ancak mecazidir.
algılamayı beş duyu ile sınırlamıyoruz elbette burada. algılamaya, insan bilincinin herhangi bir şekilde sezdiği veya görür gibi olduğu durumlar da dahildir. mesela tecrübeli bir futbolcu, maçın gidişatından dakikalar içinde gol geleceğini hissedebilir veya tecrübeli bir esnaf, konuştuğu kişiyi tek bakışta teşhis edebilir. onun düzgün mü yoksa sahtekar bir tip mi olduğunu size söyleyebilir.
işte “iman” dediğimiz olgu budur. senin bilincin herhangi bir şekilde algıladığı hakikatlere iman etmiştir; algılamadığına ise iman etmiş değildir. algılamadığı halde iman ettim diyen kimse, sadece kupkuru bir kabul ile kalakalmıştır ki, bu dogmatik bir tavırdır.
iman ise kesinlikle dogmatik bir hadise olmayıp; tanıklık, şahit oluş, yaşantı, hâl ve tadış demektir. bu nedenle iman ve marifet, entelektüel veya felsefi bir faaliyet değildir. bize intikal etmiş eski metinlere hatmetmek, ezberlemek, öğrenmek değildir…kuran veya hadis okumak değildir…ancak ve ancak imanın ustasına çırak olmak ve onunla hemhal olmak demektir…bu süreçte ustadaki maharetin çırakta da belirmesi kaçınılmaz bir sonuçtur.
ustaya bu niyetle yaklaştığın anda tatmaya, hissetmeye, görmeye, yaşamaya başlarsın; yani şehadet edersin hakikatlere…



