Dünya Görüşü ve Anlayış
Bir toplumun, bir medeniyetin görünen ve işleyen yüzü bize onun hayat tarzını verir. Hayat tarzını ise arka planda belirleyen ve düzenleyen ideoloji ve dünya görüşüdür. İdeoloji ve dünya görüşü ise ruhtan doğar. Bu minvalde ruh, kademe kademe yoğunlaşmakta ve en sonunda bir hayat tarzı olarak billurlaşmaktadır.
Toplumları birbirinden ayıran hayat tarzıdır ve dünya görüşü çerçevesinde üretilir. Dünya görüşünün ardında ise bir felsefe yatar ki işin fikir boyutudur. O felsefenin arkasında ise ruh boyutu vardır. Her şey ruhta başlar. Materyalist bir dünya görüşü dahi ruhi bir çabanın ürünüdür.
Ruhun mertebeleri sonsuzdur. İnsan oluşunun en öz halidir. Ruhun marifeti arttıkça mertebelerde yükselir ve maddeye tahakkümü o nispette artar. O zaman şöyle bir tespit yapabiliriz. Hangi toplumda “ruh” en yüksek mertebeye ermişse onun neticesi olarak ortaya çıkan medeniyet ve hayat tarzı o kadar yüksek olacaktır. Bu sebeple, batı’nın ruhtaki irtifası doğudan çok daha yüksektir maddeye olan tahakkümü ise çok daha derindir.
Ama burada küçük bir sıkıntımız var çünkü batı’daki ruh ve ondaki marifet/bilgi karanlık yüzden zuhur etmiştir. Tasavvuf ıstılahında nefs mefhumu kullanıldığı yere göre anlam kazanmakla beraber karanlık yüze dönmüş ve istikametten ayrılmış ruh manası en öze dönük kullanımını teşkil eder. Yani kararmış bir ruh artık nefistir… Ruh, karanlık yüzde değil aydınlık yüzde terakki ettiği zaman varlık üzerindeki her nüfuzu aynı zamanda Allah’a bir yakınlık sağlar ki insanın varoluşunun gayesi de budur zaten…
Bu tanımı yapmak bizim için önemli çünkü batı medeniyeti baştan başa nefsin emrindeki gelişmiş bir aklın ürünüdür. Batı düşüncesi ve dünya görüşü ve insanlara empoze ettiği paradigma nefsin ellerinde yoğrulmuştur.
Ruhun karanlık yüzünden beslenen ve o yüzden doğan bir irfana ve o irfanın dünya görüşüne sahip olan batı 1500’lü yıllar itibariyle doğu dünyasına fark atmayı başardı. İslam âleminin ise, mensubu olduğu medeniyet ve hayat tarzı beş asır önce dağılmaya başlamış ve nihayet yıkılmıştır. İslam âlemi derin bir karanlığa bürünmüştür.
1600’lü yıllardan itibaren dağılmış bir doğu-İslam medeniyeti olarak ister istemez batı hayat tarzı ve dünya görüşüne yönelmek zorunda kaldık Ama Müslümanın bir Japon veya Koreli gibi topyekûn medeniyet kampı değiştirme lüksü yoktur.
Müslüman her şeyden önce imanını korumalıdır. En büyük hazinesi odur. Bu sebeple batılı olamaz. Çünkü her dünya görüşü ayrı bir hassasiyet belirtir ve arkasında derin bir felsefe barındırır. Batılı olmak demek o felsefenin ruhlara sinmesi ve imanı kovması demektir.
Osmanlı ve Selçuklu dönemindeki doğu İslam medeniyeti baştanbaşa Muhiddin-i Arabi kaynaklı tasavvuf ve vahdet-i vücut kemalatı mertebesinde bir ruhun tezahürüdür. Vahdet-i vücut kaynaklı kemalat İmam-ı Rabbani Hz. gelinceye kadar aşılabilmiş değildir. Tasavvuf tarihinde ilk kez İmam-ı Rabbani Hz. aşılması imkânsız görülen limiti geçmiş ve vahdet-i vücudun çok ötesine çıtayı taşımıştır.
Şu anki dünyada hakim paradigma batının dünya görüşünü yansıtmaktadır. Bir nevi dünyanın her tarafı batıdır. Ondan üstün veya en azından ona denk bir irfan/marifete sahip olamadıkça ürettiğimiz çözümler elimizde patlamaya mahkûmdur.
Esasen beş asırdır yaşadığımız çile aynıdır. Doğunun irfanını ve buna bağlı düzenini kaybettiğimiz için batıya ve onun kara irfanına yanaşmaya çalıştık ama onu da beceremedik. Ne doğulu olarak kalabildik ne de batılı olabildik. Aydınlık yüzde, Everest dağı yüksekliğinde marifeti damıtan İmam-ı Rabbani Hz. gibi zatlar var. Bize düşen onun elde ettiği bu irfanı fikre, ideolojiye, dünya görüşüne ve nihayet hayat tarzına dönüştürebilme becerisini göstermek. Onun ruh kemalatını yeryüzüne indirip bir hayat tarzına dönüştürdüğümüzde iş bitmiştir.
Evet dostlar… Bütün yollar Roma’ya çıkar. Hangi konuyu incelerseniz inceleyin, iş en sonunda “sağlam bir dünya görüşünün” gerekliliğine gelir dayanır. Kanaatimce hem ferdin, hem de bir milletin en büyük hazinesi, emsallerinden üstün, maddeyi ve manayı kuşatmış bir dünya görüşüne sahip olmaktır.
Benim hayatımı adadığım gaye işte budur; 21. asra uygun islami bir dünya görüşü damıtabilmektir.



