
Efanede çingene bir kadın, ay’ı tanrı olarak bellemiş olsa gerek ki, ona dua ediyor ve bir çingene adamla evlenmek istediğini söylüyor. ay da “tamam duanı kabul ediyorum ama karşılığında ilk çocuğunu isterim” diyor.
çingene kadın, çingene adamla evleniyor. ancak kadının ilk çocuğu hiç de beklendiği gibi koyu ten renginde olmuyor. çocuk ten rengini ay’dan almış olsa gerek. çingene adam karısının kendini aldattığını düşünerek onu bıçakla yaralıyor. çocuğu da gidip dağ başına bırakıyor.
efsaneye göre dolunay o çocuğun keyfinin yerinde olduğunun göstergesi imiş; ama çocuk ağlarsa ay ona beşik olmak için küçülür ve hilal formuna girermiş.
efsanenin yorumu:
çingene kadın= nefsin yani bedenimizin enerjetik eşleniğinin dünya adlı titreşim frekansı son derece düşük boyuta inmiş ve orada karar kılmış halidir. kısacası çingene kadın, madde ve tabiat seviyesindeki nefsimizdir(nefsin evlenme arzusu da sırf hayvani üreme içgüdüsünden öte bir şey değildir. aşk ise çok farklıdır. aşk ancak çingene olmayanlara, mısır’dan çıkmayı başarmış israiloğullarına mahsustur…).
çingene adam= ruhumuzun yani bedenimizin nurani ikizinin dünya adlı titreşim frekansı son derece düşük boyuta inmiş ve orada karar kılmış halidir. kısacası çingne adam madde ve tabiat seviyesine düşmüş ruhumuzdur.
çingene bir adamla çingene bir kadının evliliğinden doğacak olan çocuk da elbette kara tenli(madde ve tabiat seviyeli) olacaktır. bu anlamda dünyevi insanların dünyevi ölçülerde gerçekleştirdiği evliliklerde hiçbir hayır yoktur. hatta yecüc mecüc gibi üremeleri safi zarardır(örnek: çin, hindistan…)
ne zaman ki kara ve karanlık insanın üstüne ay’ın nuru düşer işte o zaman işler farklılaşır. ay(peygamber ve evliyalar), güneşe ulaşma imkanı olmayan insanlığa doğrudan doğruya onun ışığını sunar ve onları aydınlatır; onları kara ve karanlık, madde seviyeli olmaktan kurtarır; nefslerini ve ruhlarını aydınlık üst boyutlara, cennetlere yükseltir.
şarkısı da bu:



