Şimdi arkadaşlar “iman nedir?” sorusuna karşılık olarak, klasik ekolün imanın şartları maddelerini papağan gibi sayarsak inanın elimize pek bir şey geçmeyecektir. meselenin özünü ve ruhunu kavramak lazımdır ki, bunu kitaplarda bulmamız mümkün değildir.
iki yol vardır:
1. allah’ın insana tenezzül etmesi… bu yol çok yakındır çünkü allah’ın insana olan yakınlığı, insanın kendine olan yakınlığından daha ileridir. yani o bize, bizden daha yakındır. akrebiyet-i ilahiye denilir buna(akrebiyet=ziyade yakın, pek yakın). niçin böyle oluyor? çünkü aslın gölgesine olan yakınlığı, gölgenin kendi kendine olan yakınlığından ileridir.
2. insanın allah’a doğru yükselmesi…
her ne kadar ikinci maddeyi bağımsız gibi yazmış olsak da, esasen o yöntem dahi birincisinin gölgesinde işlevsellik kazanır.
allah bir kuluna tenezzül ettiğinde, artık o kul kendi aynasının istidatı çerçevesinde büyük bir ilme ve marifete kavuşur. zaten insanlığın tüm bilgisi köken itibariyle peygamberlere dayanır. peygamberler olmasaydı insan ancak maymunsu bir yaratık olarak yaşamaya devam ederdi.
işte biz bir peygamberin huzuruna gidip onu gönül açıklığı ile karşılarsak, onun kemaline saygı duyup onaylarsak, kalpten kalbe bir yansıma gerçekleşir. peygamberin kalbindeki o nur, o mana direkt bizim kalbimize de akseder. peki ne kadar akseder? bizim kalp aynamızın istidatı ölçeğinde…
işte bu yansıma gerçekleştiği anda biz artık iman sahibiyizdir. işte iman budur…kalbimize peygamberden yansıyan nur, ilim, marifet, feraset, görüştür…kalbe yansıyan bu nur kişi gayret ettikçe, peygamberin hal, hareket ve tavırlarına uydukça parlamaya başlar ve zahire de çıkıp görünür olur. o kimsedeki olgunluğu herkes takdir eder.
peygambere karşı en ufak bir itiraz, saygısızlık, sevgisizlik, edep dışı davranış o nuru söndürmeye başlar. ısrar edilirse kalpteki nur tamamen söner. o yüzden bir peygamberin bağlıları olağanüstü saygılı, ölçülü ve dikkatli olmak zorunda kalırlar. sevgi, saygı devam ettiği müddetçe yansıma da devam eder.
problem şu?
şu anda peygamberin huzuruna gitme şansımız yok. biz imanın altı şartına inansak yetmez mi?
işte kıyamet burada kopuyor. bir türlü anlaşılamıyor…hayır arkadaşım imanın hakikati için illa peygamberi gidip göreceksin ve kalbinin kovasını o nur çeşmesinden dolduracaksın. bu işin başka yolu yok.
veya…
senin çağdaşın olan bir peygamber varisini bulacaksın. gidip kalp kovanı onun çeşmesinden dolduracaksın. peygamberin asırlar üzerine düşmüş gölgeleri vardır…
peki böyle birini bulamazsak ne olur?
imanın sadece taklit seviyesinde kalır. yani şekilden, suretten öteye gitmez…bir sürü laf kalabalığı içinde oyalanır durursun. taklidi iman dahi her ne kadar insanı kurtarır ise de günümüzde o da zorlaşmıştır. zira inkarın şiddetli saldırıları karşısında çok çabuk dağılır. hakiki iman öyle değildir. dünyanın bütün şeytanları toplanıp saldırsa, hakiki iman sahibini zerre gram sarsamaz.
not: şimdi bana mesaj atıp, böyle biri var mı günümüzde diye sormayın. bu işler öyle olmuyor…sen şu anda elinden geleni yaparsan, imkanlarını zorlarsan, allah sana bir basamak sonrasını nasip eder. oranın da hakkını verirsen bir basamak daha yükselirsin. derken derken öyle bir zatla karşılaşmayı hak edersin. yoksa o zat senin yanıbaşında olsa, sen şu halinle onu tanıyamaz ve ondan faydalanamazsın.
ve son olarak sana şunu tavsiye edeyim ki, öyle birini bulursan asla muhabbet manasına zıt bir tavır içine girme. mesela o zatı inkar eden birine sadece gülümsesen, kalbine olan nur akışı o anda kesilecektir. kendi reyinle davranırsan yine işin biter…iman sahibi asker gibidir…
öyle birini bulamazsak da, elimizden geleni yapmaya devam edeceğiz. sırf bunları bilmek ve bu niyet üzere olmak bile çok şey değiştirir.



