Tasavvuf (Seyr-i Süluk)Dua ve Bumerang KanunuHakikat

Nasip

Bazı kimseler vardır ki onların şeyhten uzak olmaları, yakın olmalarından daha iyidir. onlar bu uzaklıkta, daha çok istifade ederler. işte bu sebepten dir ki eski şeyhler, müritte bu hali gördükleri vakit, ona sefere çıkmasını emrederdi.

bunun gibi bazı müritler hakkında da tanrı’nın tecelli nurları ve gayb âleminin suretlerini görmek ve hatıftan sesler işitmek gibi, harikaları görmemek, işitmemek daha hayırlıdır. bu, bazıları için zararlıdır.

tüccar mecdüddin meragî, hazret-i mevlânâ’nın hizmetinde bulunurdu. bir gün kendisine: evet ben yıllardan beri sizin hizmetinizde bulunurum; candan ve gönülden çalışıyorum, bunun feyziyle bende bulunan bilgisizlik gitti, öyle bilgiler ve zevkler, öyle mânevi, garip ve acayip haller hâsıl oldu ki, dünyaya sığamıyorum; iki cihanın mülkü gözümde hiç oluyor; dünya ve ahret kaygusundan kurtuldum. ne cennetin nimetlerini istiyorum, ne de cehennemin azaplarından korkuyorum. bu halimi bütün devletlerin ve nimetlerin üstünde görüyorum.

bu halde iken bana her şey benmişim, benden başka varlık yokmuş gibi geliyor; bende böyle bir inanç peyda oluyor. bazan bu halden eski halime dönüyorum, bu mestlikten uyanıyorum. tanrı’dan halka yüz çeviriyorum. bununla beraber, benim kadar size hizmet etmemiş bazı müritlerle görüşüyorum, onlar bu gözlerle bazen kırmızı, bazen yeşil ve hattâ dünyada mevcut olan türlü türlü renkler, nurlar, bağlar, çemenler ve meleklerden başka gayb âleminin varlıklarını gördüklerini ve bunların, kendileriyle, bu his kulaklariyle işitecekleri seslerle konuştuklarını söylüyorlar, bu nasıl oluyor ? ben bunların hiçbirini göremedim.” diye halinden şikâyette bulundu.

mevlânâ (tanrı o’nun aziz olan ruhunu takdis etsin) senin hakkında bunları görmemek daha hayırlıdır. eğer sen de onlar gibi bu halleri görmüş olsaydın, sana zararı olurdu. halinden şikâyet etme! çünkü: harb size kötü geldiği halde emrolundu. belki de kötü gördüğünüz bir şey, hakkınızda hayırlı olur, yahut sevdiğiniz veya iyi gördüğünüz bir şey, hakkınızda kötü olur. (sûre: 2, âyet: 213), buyrulmuştur diye nasihatte bulundu.

beyit:

birçok dualar vardır ki onlar, zararı ve mahvolmayı gerektirir.
tanrı bu gibi duaları, kereminden işitmez.

tanrı padişahlığı herkese vermez. insanların bazıları padişah, bazıları da padişaha kul ve bağlı olurlar. padişaha itaat edip kul olan; kâfir, belâ ve öldürürmekten, kılıç ile kesilmekten kurtulur. bu az devlet midir? bu kadar binlerce insanlar cehenneme gittikleri halde, padişaha itaat edip, kul olan kâfir, bu intisabından dolayı bundan kurtulur; bunun üstünde, bundan daha büyük bir saadet ne olabilir?

yine tanrı’nın velileri, tanrı’nın aşkından titreyen ince, nazik dallar gibidirler; onlar ağacın gövdesiyle kaimdirler. ağacın gövdesi, o büyüklüğüne ve ululuğuna rağmen tatlı bir meyve vermez; ince dallar ise, gövdenin yardımı ve kuvvetiyle meyve verirler. müridin, şeyhe daima ruhu ve bedeniyle hizmet etmesi lâzımdır ki, ince zarif bir dal gibi olan şeyh de meyve versin. dal, saba rüzgârlarından sallanır; fakat rüzgâr, ağacın gövdesini sallayamaz; belki onu kesildiği vakit balta sallayabilir.

onun rüzgârdan sallanmaması iyidir. o, ince dallarının sallanmasından, böyle sallanmaktan emindir. onun meyvesi, devleti ince dallara olan bağlılığını artırmasındadır. bu ilgi kuvvetli olmalıdır ki dallar ile arasında bir birlik husule gelsin. aksi halde dalların meyve vermemesi, gövdenin de meyve vermemesi demek olur.

öyle ki insanın vücudu, gözden incinmez, kulağı kıskanmaz; hiç insanın elleri; göz görüyor, kulak işitiyor, bende niçin bu duygular yok diye şikâyet eder mi? belki gözün görmesiyle, insanın bütün vücudunun âzası bir zevk duyar. eğer göz görmezse, hepsi müteessir olur. mademki arada sıkı bir birlik vardır, gözün görmesi, bütün azanın görmesi demektir. padişahın kölesi pazarlarda: “biz falan memleketi fethettik; düşmanın ordularını bozguna uğrattık” diye övünür.

her ne kadar bunların hepsini padişah yapmışsa da, köle ile padişah arasında çok sıkı bir bağ var olduğundan ve ayrılık gayrılık bulunmadığından kul, bunların hepsini, kendine mal eder ve kendisinin sanır. padişahın şevket ve kuvvetinin çokluğundan memnun, ona bir zarar, ziyan gelmesinden ise müteessir olur. o halde böyle harikalar görmüş kimsenin, tanrı’nın velisi olması lâzım gelmez.

müritlerden biri, bu harikaları görür; öteki hiç görmez. bununla beraber derecesi, görenden daha fazla olabilir. bu aynen bir padişahı ziyaret için yola çıkanların haline benzer. bunlardan bazısına, padişahın bulunduğu yere gidinceye kadar, yollarındaki bağlar, köşkleri ve güzelleri, her uğrak ve durakta gösterirler, o orada kalır. bazısını biraz daha ileri götürdükten sonra gösterirler. bazısına da yalnız padişahı görmesi için bu görülecek şeylerden hiçbirini göstermezler.

velilerin büyüklüğü, küçüklüğü bu gibi mucizeler görmek ve görmemekle değildir. biri bu insanların görmediğini bilir, gayb âleminin yüz binlerce garipliklerini görürler. meselâ kedi de karanlık gecede her şeyi görür. köpek komşusunun ölümünü önceden hissedip haber verir. bu gibi harikaları, ekseriya yüreği temiz kimseler, görürler.

düşünce ve bilgi sahipleri ise pek az görürler. çünkü tanrı adaletlidir. eğer bir kimse tanrı’ya hizmet eder ve zahmetler çekerse mutlaka tanrı ona bu hizmetine mukabil bir bağışta bulunur. bir adamın yüreği hakikat şarabının mestliğinden mânevi şarapların tadından, hakikatleri ve sırları keşfetmek, niteliği tarif olunamayan alemin suretlerini, mücerret akılları ve ruhları görmek kabiliyetinden mahrum olduğundan, onu büsbütün boş bırakmaz;

bu sebepten bu gibi suretleri ona gösterir. hiç şüphe yok ki uyanıklıkta görülen şeyler, rüyadaki şeylerden daha açık ve daha kuvvetlidir. fakat bunlar aynı cinstendir. velâyet ve fakr ise, bunların hepsinden başkadır. hakikatte vâsıl olmuş olan kâmil velilerin velâyeti, tanrı’nın cemâlini görmektir. kim bunu göremezse, artık geri kalan şeyler, onun nazarında bir hiçtir, oyuncak kabilindendir. bu makama vâsıl olan velinin alâmeti budur. tanrı onun böyle harikaları görmesini istemez, ona bunları göstermez; çünkü o bilir ki veli, aslı görmüştür; artık o, teferruata iltifat etmez.

(maarif-i sultan veled, 31. fasıl)


11.04.2020 11:12 ~ 11:46
 isnetus

İsnet.us

Bir ekşi sözlük yazarı olan “isnetus”, ağırlıklı olarak tasavvuf, tarih, siyaset bilimi alanlarına ilgi duyar. Ekşi sözlük ve bu blog haricinde başka bir yerde yazmamaktadır; instagram ve facebook hesabı da yoktur. Bununla birlikte Ekşi'de paylaştığı bazı yazılarını https://isnetus.wordpress.com/ adlı sitesinde paylaşarak takipçilerinin yorum ve ilgili konu hakkındaki değerlendirmelerini paylaşabildiği ve farklı açılardaki tefekkürlerini sunup fikir alışverişinde bulunabildikleri bir blogu da mevcuttur.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu