Aslında teorik de olsa bayağı bayağı yaklaşılmış işin hakikatine. biz tasavvufta varlığı ikiye ayırıyoruz; vacib-ül vücud ve imkan alemleri olmak üzere.
vacib-ül vücud, allah’ın zat ve sıfat alemleri demek. hariçte allah’ın zatı ve sıfatları var. evet çok tuhaf gelebilir ama allah’ın yedi sıfatının(ilim, irade, hayat, kudret, sem, basar, kelam) zat üzerine fazladan birer varlıkları vardır.
imkan alemi ise yaratılmış veya yaratılmadan potansiyelde kalmış tüm varlıkları içerir. bu alemde tüm olasılıklar mevcuttur. yani şu bildiğimiz evren ve bizler sadece olasılıklardan biriyiz. mesela zuhura çıkmamış öyle bir evren var ki, orada marx derin bir müslümandır belki de veya isnetus’un azılı kemalist olduğu bir evren de potansiyel olarak mevcuttur.
vahdet-i vücud görüşünün de kaynağı tam da bu düşüncedir zaten. ancak meseleyi dikkatle incelersek bir şahsın kendi hayalinde vücud verdiği bir varlık onun aynı değildir. hele bu varlığa ayrıca ve bağımsız davranma gücü verildiyse.
ancak tüm bu görüşlerin felsefe olmaktan öte bir yönü yoktur. felsefi görüşler davranışlarımızı değiştiremezler ve bizi düşük ahlaki özelliklerden kurtaramazlar. işte bu yüzden tasavvufta bilmek, kuru akılla bilmek değil varoluşa katılmak ve yaşantı yoluyladır. tasavvuf ehli özel yöntemlerle aklen ifade edilen bu bilgileri yaşamaya ve müşahade etmeye başlarlar. yaşantı haline gelen bilgiler ise insanı kökten dönüştürür. evrenin olağanüstü düzenine katılan insan tüm düşük ahlaki özelliklerinden kurtulur ve olgun insan haline gelir. tasavvuftan gaye de tam olarak budur.
elbette can sıkıntısı meselesi sorunlu bir yaklaşım. onun yerine muhabbet/sevgi kavramını koymak doğru olacaktır.



