
En başta sahabenin bizlerden çok farklı olduğunu anlamak gerekir.
onlar peygamberlerin en büyüğünün sohbetine erişmişlerdir. o’na inanarak ve tâbî olarak bir kez sohbetinde bulunan kimseye, peygamber efendimizin vücudunda durgun bir deniz gibi bulunan nübüvvet nurundan isabet ve sirayet ederdi. onların nefs-i emmaresi o anda yanar kül olurdu.
ancak beşer her zaman beşerdir. emmare nefslerinin yanmış olması, sahabeyi hata yapmaz, yanılmaz, kusursuz insanlar haline getirmemiştir. ancak kalplerine şiddetli bir hakkı üstün tutma ve istikamet kaygısı vermiştir. onlardan her biri, yaptığı işleri hakkı üstün tutmak için yapardı. niyetleri bozuk değildi. hak gördüğü yolda canını vermekten çekinmezdi.
şiiler, güya hakkı savunmak adına, sahabe arasındaki görüş ayrılıklarına ve çekişmelere müdahil oldular. onlardan bir kısmını küfürle dahi itham ettiler. bu çok ağır bir sapmadır.
sahabe arasındaki olaylara bizim müdahil olma yetkimiz yoktur. zira onlar başka bir ligin oyuncularıdır. devler(imanda) liginin oyuncuları hakkında, cüceler liginin oyuncuları laf edemezler. onların arasındaki ihtilaflara devler ligi mahkemesi bakar. bize söz düşmez(veya bir başka örnek: generaller arasındaki görüş ayrılığına erat tayfası karışıp bir kısım generalleri itham edemezler. bu onların haddi değildir).
burada belirttiğimiz mantık ilk dönem islam alimleri için dahi geçerlidir. onların arasındaki ihtilafları bin yıl sonra gündeme getirip bir kısmının sözlerine istinaden diğerlerini itham etmek, şiilerin yaptığı hatanın bir benzeridir. onların hatası kadar şiddetli ve ağır değildir belki, ama yine de aynı türden bir hatadır.
olayın saf tefekkür zaviyesinden(kendi görebildiğimce) görünüşü böyledir. aralarındaki fıkhi tartışmaları günümüze taşımak ise zararlı ve boş bir iştir. bizim üstümüze vazife olmadığı gibi haddimiz de değildir. sahabe devrinden uzaklaştıkça nübüvvet nuru azala azala tükenmiştir. günümüzdeki insanlarım kapkaranlık ortam ve dipdiri nefs-i emmare ile o işlere girebilme yeterliliği yoktur.
ve son olarak hakikat ehlinin yıldız şahsiyeti olan imam-ı rabbani hazretlerinin ebu hanife(nam-ı diğer imam-ı azam) hakkındaki hükmünü aktaralım:
imâm-ı âzam, verâ (şüpheli işlerden korunmak) ve takva sahibi olmak bereketi, sünnete tâbi olmak devleti ile içtihatta ve hüküm istinbat(çıkarmakta) etmekte öyle yüksek bir dereceye nâil olmuştur ki, sonrakiler onu anlamaktan dahi aciz kalmışlardır. derin mânâlarının inceliğinden ötürü, onları kuran’a ve hadise muhalefet saymışlardır. o’nu ve arkadaşlarını sadece bir rey (görüş) sahibi zannetmişlerdir. bütün bunlar onun ilminin, dirayetinin (kavrayışının) hakikatına vakıf olamamaktan ve onun anlayışına ve ferasetine muttali olamamaktan ileri gelmektedir.
amma, imâm-ı şâfiî hazretlerini o türlü isnatları yapanlardan ayırmak gerekir. zira o, imâm-ı âzam hazretlerinin fıkıh inceliğinden bir nebze görmüştür. bunun için de şöyle demiştir:
– bütün insanlar, fıkıhta ebu hanife’nin ayâlidir (çoluk-çocuğu veya kendisinden geçinenler).
yazıklar olsun o kusurlulara ki, böyle bir cürete girip kendi kusurlarını başkalarına bağlarlar.
bir şiir:
ayıplarsa kusurlu biri bilmeden onları
bil ki, kem sözlerden beridir onların yolları
kırabilir mi hiç o zinciri hilekâr tilki
bağlanmıştır onunla dünyanın tüm aslanları…
not: içtihat konusunda çok daha derin bir okuma yapmak isteyenlere:



