Muhammed bilâl-i nadir hazretleri, yedi sene tuzsuz, yağsız arpa ekmeği ile riyâzet yaparak çileye hazırlanmış ve çileye girmişti. ilk defa arpa ekmeği olarak yemiş, sonra ekmeği yiyemeyince, arpa ununu çorba yaptırıp, içmişti. ölçüsü; yirmi dört saatte bir çay bardağının dolusu ekmeğin unudur. (eski çay bardakları şimdikinden biraz farklı idi. şimdiki bardakların bir buçuk veya ikisinin büyüklüğündedir.)
çile deyince, bazı günleri var ki, yirmi dört saati bir dakika gibi geçer. öyle aşklı, öyle feyzli, öyle güzel hâl ki, insanın içinden ayrılası hiç gelmez. yine bazı günler var ki, bir dakikası bir ay veya sene gibi zor geçer. bu da yirminci günden sonra başlar. bilâl babam yirminci günden sonra birkaç günde bir nasıl hâller olduğunu anlatıyordu:
bir gün cinniler, benim bu hâlımı bozup, çileden çıkartmak için çok uğraştılar. halk arasında derler ki: “sen, benim üstüme o kadar fazla geldîn ki, ben hiç bir sûrette tahammül edemez oldum. iyice beni çileden çıkardın.” çile hem sıkıntı, hem aşklı, hem feyzli, hem de insanın oradan çıkması, ayrılması kendisine çok ağır ve çok zor gelir. çileyi bitirince çıkar. yine derler ki: “annemden emdiğim süt, burnumdan geldi.” yani o kadar sıkıldım, o kadar zor durumda kaldım. o kadar, o kadar zor duruma geldim ki, annemden emdiğim süt burnumdan geldi, derler. bu da çilede oldu. burnumdan bembeyaz, süt gibi bir sıvı akıyordu. yanımdaki dört havluyu ıslatıyor. onları dışarda yıkayıp,temizleyip getirinceye kadar diğer dört havluyu tekrar ıslatıyordu. böyle bir hafta kadar devam etti. annemden emdiğim süt burnumdan geldi. bu söz doğru ve gerçektir. çileyi tam yapabilirsen bu süt burnundan gelir.
yine cinniler, bana hem sihir yapıp, hem de var güçleriyle saldırıyorlardı. beni çileden çıkartmaya çalışıyorlardı. namaz kıldığımda, secde edeceğim yerde bir yılan kıvrılmış, başını bana doğru uzatmaya başladı. bunun gerçek yılan olmayıp, sihir olduğunu biliyorum. uzandı, uzandı, alnımdan tuttu, ısırdı. ağzı çok soğuktu. namazı bozmak istemiyordum. bu göz değil, başka bir gözle kendi kendime baktım; birçok ellerimin var olduğunu gördüm. belimde bir de kılıç vardı. o ellerimin biriyle kılıcı çektim. yılanın orta yerinden tuttum, kılıçla vurdum. hem de namaz kılıyorum, namazı bozmuyorum. yılan dört parça olarak yere düştü. etrafımda bağırmalar, çağırmalar çoğaldı. “bu zamana kadar vurmuyordu. bundan sonra vurmayı da öğrendi” diye yanımdan dağılıp, kaçtılar.
yine bir gün, benim çilehanemde; geceyle gündüz fark edilmiyordu. amma hava bulutlandı, soğudu ve havadan dolu yağmaya başladı. çok iyi biliyorum ki, vakit yaz, evin üstü toprak dam. içeri hiçbir şeyin girmesine imkân yoktu. dolu yağa yağa çeneme kadar çıktı. çok soğuktu. tir tir titriyordum. huzur edince, nihâyet bir müddet devam ettikten sonra o da geçti. ömrümde bir sefer hz. pîr’e huzur edip, oraya çağırdım. çok sıkılmıştım. hz. pîr’in eli bir anda içeri girdi. o sıkıntı, o darlıktan hiç bir şey kalmadı. başka da çağırmadım. yani benim için terk-i edeb olur diye çağırmadım. çok büyük bir zâtı lüzumsuz şey için çağırırsan, senin için ne kadar ayıp olur. buna edebsizlik (terk-i edeb) denir. bende ömrümde bir sefer çağırdım. diğer sıkılmalarımda terk-i edeb’tir diye çağırmadım.
yine bir gün huzurda gözlerim yumuk “lâ ilâhe illâllah” zikrini yaptığım sırada ortalık açıldı. yanıma bir kız geldi. onunla beraber bir yere gittik. çok büyük, bir fabrika temeli gibi temel atılmış, bir buçuk metre kadar temel yükselmiş. yapı, inşaat devam ediyor. bana dedi ki; “bu yapılan bina senin, ben de seninim. bu bina senin yaptığın ibâdetin kuvveti ile yapılıyor. bunu yarım bırakmayacaksın. bu fabrikanın bitmesi lâzım, diyor. (halbuki bilâl babam çok fazla çalışmış, yedi sene tuzsuz arpa ekmeği yeyip kışlı, yazlı üzerine birşey almayıp, bir hasır üzerinde yatmıştır. yedi sene bir pardesü giyiyor. yeni hediye edilen pardesüleri fakirlere veriyor. pardesüyü giydiği zaman aşağı doğru sökükleri sarkıyor. şalvarının dizini yamıyor. yeme, içme, giyimi, yatması o vaziyette yedi sene çalışıyor.
akşam namazının abdesti ile sabah namazını senelerce kılmıştır. yirmi dört saatin tümünü ibâdetle geçirmiştir. bu vaziyette çalışmış, bu ibâdetlerin karşılığı inşaat bir adam boyu duvarı yükselmiş… o kızla bir yere gittik. bir taht kurulmuş, bir adam boyu var. elinin ucunu koydu, üzerine çıktı. bana; “sende çık” dedi. ben, çalıştım, çıkamadım. “elimi tut” dedi. elini tuttum, elinde kemik yoktu. çekti, beni çıkartamadı. aşağı atladı. yine bir elinin ucunu koyarak “böyle çık” dedi, çıktı. ben yine çıkamadım. bana, “senin çok çalışman lâzım, bu binayı tamamlamalısın, hem de senden bu ağırlık gitsin” dedi.
baktım ki, oturduğum yerde ders çekiyordum. uykuda değil, uyanıkta değil, uyku ile uyanık arası idim. uyudum desem oturduğum yerde bir tarafa devrilmem lâzımdı. uyanınca uyku sersemliği olması lâzımdı. ayık desem, ders çektiğimi bilmem gerekirdi. ayıkınca namazlığın üzerinde elimde tesbih düşmemiş, çekiyorum. işte dervişler bu hâli derste geçirirler. derste uyuyorum zanneder, uyanınca elinde tesbih olduğunu görürler. tesbih elinden düştüyse, kendisi bir tarafa sarktıysa o sarsıntıyla uyandıysa, o uykudur. bunlar çok daldı, bir çok şeyleri gördü, geri ayıktı. o uyku değil hâldir. o hâl dil ile söylemekle anlaşılmaz, içinde yaşamayla anlaşılır.
yine bir gün bir huri kızı geldi. elinde bir testi içi şerbet dolu. sayılamayacak kadar çok büyük bir kalabalık. herkes birer birer geliyor. kız şerbetten dolduruyor, bana bakıyor. ben işâret ediyorum. o şerbeti veriyor. o da içiyor. gelenlerin içinde iki kişiye ben işâret ettim. bu işâretim üzerine şerbet verdi. onlar şerbeti alıp içmediler. diğerlerinin hepsi şerbeti içti. şimdi benden ders almaya gelenleri bakınca tanıyorum. şerbeti verip kendisinin de içtiği orada gördüğüm adam olduğuna tam kanâat getiriyorum.
bilâl babam çilede şerbet verilen ve içen insanların çoğunun daha tarîkata girmediğini, ilerde gireceğini söyledi ve ilâve etti. bizim tarîkata giren ihvanımızdan tarîkata girmeyen ihvânımız gayet çok. tarîkata girip de bizim bildiğimiz ihvânlardan da bilmediğimiz ihvânlar çok. tam hatırlayamıyorum dört veya beş tarîkattan bizim tarîkatımıza katılanlar olacak diye buyurdu. bir yirmi dört saatte böyle geçti.
yine bir gün çok büyük, gür sesli köpek kulağımın dibinde kulağımın zarını patlatacak şekilde havlıyordu. dayanılmasına imkan yok, bir yirmi dört saatte böyle geçti.
eşi elmas hanım, kırk gün hem gündüz, hem gece çilehanenin duvarının evin içerisindeki kapısının önünden ayrılmayıp, bilâl babanın her dediğini anında yerine getiriyor.
yine bir gün ben iki şahıs oldum. biri ben, oturdum ders çekiyorum. diğer ben de kapı kapalı olduğu hâlde kapıdan dışarı çıktım. köyde bir kadın çok hastaydı. hastalığı hiç iyi olmayacak kadar çok kötü idi. onun yanına gittim. onu yataktan kaldırdım, dereye götürdüm. bir kazan su koydum ısıttım. sen burda yıkan dedim. ben ordan uzaklaştım. tekrar yanına geldim, kendîni getirdim, yatağına yatırdım. o hâl geçti. yine buna benzer hâller oluyordu.
ben hem çileden çıkmayıp, burada oturuyor, ders çekiyorum, diğer birisi de gidiyor birçok işler görüyor. bu sahih mi? nasıl oluyor diye taaccub ediyorum. birini (elmas hanımı) o kadının evine gönderip, bu gece, ne rüyâ görmüşse bana söyle. benim biraz evvel söylediğimin hepsini kadın milimi milimine söylüyor. o da hâl olduğunu bilmiyor, rüyâ gördüm zannediyor. anladım ki ben iki şahıs olup birisi dışarı çıktığı zaman, orada işler görmesi doğruymuş, hayal, rüyâ değilmiş. ama en fazla rüyâya benziyor.
çilede en son gördüğüm; yine bir gün ders çektiğim yerde bana bir hâl oldu. kırkıncı günde tamam olmuştu. bana yaptığım ibadetin kazancı olarak elime lüks lambası gibi bir şey verdiler. lüks gibi her tarafı ışıtıyordu. gittim gittim, önüme bir ev geldi. içeri girdim. aynı benim elimdeki lüks gibi içinde daha iyileri de var. benden önce gelenlerin hepsi oraya bırakmıştı. ben de oraya bıraktım. beni yukarı çağırdılar, yukarı çıktım. bir heyet, mahkeme kurulmuş.
bana:
– sen bu zamana kadar ne ibâdet, ne amel yaptın? dediler. ben:
– hiç bir şey yapmadım, yüzümün karası ile geldim, dedim. bir kitap açtılar, benim olduğum yeri buldular. bana:
– sen her ne yaptınsa milimi milimine hepsi burda yazılıdır. sen, kırk günü tamamladın, senin çilen, yaptığın ibâdetler, Allah (cc) yanında çok makbûle geçti. gününde (kırk gün) bitti, tamam oldu. artık çileden çıkabilirsin. çileden çık, dediler. o hâl geçti. ben yine ders çekiyorum. yine bir kişiyim. ihvânlar geldiler:
– sen, çileden çık, günün tamam, dediler. ben dedim ki:
– kırk gün, otuz dokuz gece oldu. geceyi de kırk yapabilmek için burda kalacağım, dedim. o gece yine çilede kaldım. o gece, gördüğüm hâllerin hepsinden daha güzel hâller gördüm. beni yine mahkemeye çağırdılar, oraya çıktım. bana:
– niçin çileden çıkmadın? biz, sana çileden çık, dedik. ihvânların da geldiler. “çileden çık” dediler. niçin çıkmadın? ben dedim ki:
– kırk gün, otuz dokuz gece idi. geceyi de kırk yapmak için çıkmadım. bana dediler ki:
– bunu bir tek sen yaptın. bundan evvel hangisine günün tamam, çileden çık dediğimizde hemen çıktı. sana müjdeler olsun. sen, geceyi de kırk yapmak için, bizim sözümüzü ve ihvanların sözünü dinlemeyip, orada kaldığın için Allahu teâlâ’nın çok hoşuna gitti. bunun için; sana diğerlerine nasip olmayan derece verildi. sen, bir dilek dileyeceksin; ne dilek dilersen o kabul olacak, dediler. ben de:
– şimdi benim aklım yetmez, burayı açık bırakın. ben ne zaman olgunlaşır, dilek dilemeye tam elverişli olursam, o zaman dilerim. siz de o zaman yazarsınız, dedim. bana:
– bunu da bu zamana kadar kimse düşünmedi idi. kime dile dediysek, hemen diledi. senin yerini açık bırakıyoruz. ne zaman dilersen, o zaman yazacağız, dediler.
ve çileden çıktım…



