Bilimi Sorgulanamaz Otorite Kabul Etmek 2
Yavaş yavaş foyası meydana çıkan paradigma. paradigma nedir?
paradigma kavramını bugün kullandığımız anlamda ilk kullanan thomas kuhn olmuştur. kuhn’un ilk olarak 1962’de yayınladığı ve 1970’de ikinci kez yayınlanan “bilimsel devrimlerin yapısı” adlı çalışması bilimde o güne kadar en yaygın biçimde kullanılagelmiş bir anlayışa adeta taban tabana zıttı. geleneksel anlayış, bilimde değişimin evrimsel olduğunu, bilim adamlarının çalışmalarının bir süreklilik sergilediğini varsaymakta idi. yani, bilimde değişim ve gelişme bir duvarın örülmesinde tuğlaların üst üste konulması gibi sürekli, birbirine bağlı ve birikimsel bir süreç olarak açıklanıyordu. bu görüşü hala savunan felsefeciler vardır, örneğin yakın zaman da ölen karl popper gibi.
her ne kadar paradigma kavramının tanımı konusunda kuhn çok açık değilse de (bilimsel devrimlerin yapısı’nda birbiriyle alternatif, zaman zaman birbirini dışlayan çok sayıda değişik tanım kullanmıştır), daha sonra en uygun gördüğü tanım paradigmayı bir “örnek” olarak açıklamasıdır. kuhn’un tanımlamasında yer almasa bile, paradigma, en basit tanımıyla, “bir dünya görüşü, bir algı dayanağı, bir izlenceler bütünü, bir perspektif, bir kuram” olarak tanımlanabilir. kuhn’a göre, bilimde değişim kesintili ve devrim şeklindedir. belli bir dönem belli bir bilimsel çalışma alanına egemen olan paradigma (kuram, dünya görüşü) zamanla gücünü yitirir ve düşme eğilimi göstermeye başlar. bu paradigma, zamanla, bir yenisi ile yer değiştirir.
her paradigma, bir alanda yığılmış belli bir sorunlar demetine cevap olarak ortaya atılır. ilk olarak az sayıda insan bu alışılmamış yeni yöntemi kullanarak birikmiş sorunlardan bir kısmına (ki bunlar genellikle sorunlar arasinda çözülmesi en kolay olanlarıdır) etkili çözümler bulmaya başladığında paradigma yavaş yavaş bu alandaki diğer bireylerin de ilgisini çekmeye başlar. bu yolla artan üye sayısı ile daha çok sorun yeni paradigmanın ilkeleri yoluyla çözülmeye başlanır, yani çözülen problem sayısı arttıkça üyelik artar, üyelik arttıkça çözülen problem sayısı artar. böylece, yeni paradigma bir süre sonra o alanda tam egemenlik kurmaya başlar. bu süreç öyle sanıldığı kadar kısa değildir. bazen yüzyılları alır. bir paradigmanın egemenlik döneminde bu alana giren insanlar bu paradigmadan başka bir alternatif paradigma ile tanışmadıkları için gittikçe paradigma din gibi alternatifsiz ve sorgulanamaz hale gelir. bütün gerçeklik bu paradigmanın sınırları içinde anlaşılmaya başlanır. zaman zaman, problem çözme sırasında ortaya çıkan tutarsızlık ve uyumsuzluklar problem çözene, yöntem hatalarına ve deney hatalarına atfedilir (kuhn, bilimde bunun birçok örneğini verir).
her paradigma belli bir sorunlar demetine yanıt olarak geliştirildiği için sorunlar çözüldükçe ve alana yeni sorun demetleri (varolan paradigma ile uyumsuz) eklendikçe egemen paradigma yavaş yavaş eski etkililiğini yitirmeye başlar. ancak bunun farkedilmesi o kadar kolay değildir. en önemli göstergesi, o alanda belli bir sorgulamanın başlamasıdır. eleştiriler yükselir. yeni arayışlar ortaya çıkar. tartışma hararetlenir. yine benzer bir şekilde küçük bir azınlık alışılmamış yeni kurallarla oynamaya başlar. bunlar ilk etapta aykırı ve bilim dışı kabul edilir. yavaş yavaş, yeni kurallar birikmiş sorunlara etkili çözümler üretmeye başlar ve özellikle yeni nesil bilim adamları bu yeni kurallarla oyunu oynamaya başlarlar. yeni paradigma yavaş yavaş eskisiyle yer değiştirmeye başlar.
en geniş anlamda, üç yüz yıldan fazladır dünyayı anlamamıza ve bununla tutarlı davranışlar geliştirmemize yol göstermiş olan düşüşteki paradigmanın kökleri modern çağ’ın başlangıcı olarak kabul edilen i.s. 1500 yıllarına dayanır. rönesans’la birlikte, ortaçağ avrupası’nın dünyayı metafizik bir gözlükten gören egemen dünya görüşü eleştirel, bilimsel bir dünya görüşüne yol vermiştir. avrupa’nın birçok alanda –din, politik düşünce ve örgütlenme, sanat, ekonomik etkinlik, felsefe, vb.– reforme edilmesi bilimde de taze bir bakış açısının uç vermesiyle paralellik arz eder. bunu takiben, 17. ve 18. yüzyılın aydınlanma dönemi ile birlikte “akıl çağı” denilen dönem başlamış oldu:
“aydınlanma’nın özü, insan mutluluğunun, ‘doğru aklın’ insani, ruhi ve doğal düzene uygulanması ile elde edilebileceğini varsaymasıdır. tanrı’nın ellerinde olmaktan ziyade, insanın aklını kullanarak kendisini yükseltebileceğidir…aydınlanma, bacon, descartes, galileo, newton, wesley, voltaire, rousseau, locke, hume, kant ve adam smith gibi isimlerle anılır. kökeninde, aydınlanma temel bir entellektüel dönüşümdür, ve, bugünkü ekonomik, toplumsal, politik, ve teknolojik düzenin doğrudan bu temel entellektüel dönüşümün bir eseri olduğunu pek az kişi reddedebilir.” (schwarts ve ogilvy, 1979, s. 16).
(hasan şimşek’ten alıntıdır)



