Bu kelimeyi duyduğumuz anda aklımıza mesnevi’den şu hikaye gelmelidir:
• tirmiz vilayetinin emîri seyyid ecel bir gece delkak adlı nedîmine
dedi ki: “acele ile bir kahpeyi nikah etmişsin”
• “evlenme düşüncesinde olduğunu bana söyleseydin, seni namuslu, afîfe bir hanımla evlendirirdim.”
• delkak dedi ki: “dokuz tane namuslu saliha kadın aldım, hepsi de
kahpe oldu. ben de bu gamla eridim gittim. bunun üzerine ben de hakkında hiç bir soruşturma yapmadan, bilgi edinmeden, nasıl olduğunu araştırmadan bu kahpeyi aldım; görelim bakalım bunun sonu nereye varacak!”
• “ben bir çok defalar aklı denedim, fakat bir faydasını göremedim. şimdiden sonra işi deliliğe vuracağım, delice hareket edeceğim.”
şimdi bazı kesimler, kendi hallerine bakmadan “mevlana müstehcen hikayeler anlatıyor” diye burun kıvıracaklardır. her gün envai çeşit müstehcen sözler edenler sanki kendileri değilmiş gibi.
müstehcen hikayeler anlatmak kötü ise sen niçin her gün bunlarla meşgul oluyorsun?
eğer bir mahzuru yoksa niçin mevlana’yı kınıyorsun?
yoksa bu tür çirkin sözleri kendine yakıştırıyorsun(çünkü kendinin sefihliğini kabullenmişsin) ama mevlana gibi büyük bir zata yakıştıramıyor musun? bizim gibiler için bunlar normal ama mevlana gibi olgun bir insan nasıl böyle sözler söyler mi diyorsun?
mevlana bu sözleri yine senin için söylüyor; çünkü “insanlara akıllarına göre hitap ediniz” ölçüsü vaz’ edilmiştir. senin halini sana tasvir ediyor. bir çingeneye söylenecek sözler bellidir. ona lord muamelesi yapmak abes kaçar.
şimdi sureti hakikate çevirelim; mecazın anlamını çözelim:
insan cüzi bir varlıktır; dolayısıyla onda açığa çıkan bilinç dahi cüzidir. kainatta ise her şey birbiri ile etkileşim içindedir. mesela benim şu anda ağzımdan çıkan tek kelimelik iyi veya kötü söz veya benden sadır olan ufacık bir fiil dahi tüm kainatı cürmünce etkiler ve öngörülemeyen sonuçlara yol açar. aynı şekilde kainatın da benim üzerimde etkisi vardır. yedi milyar insan ve insan aklını çok aşan sair etkenleri ve bunların karşılıklı etkileşimini düşünürsek, insanın kendi aklıyla bu kadar hesabın içinden çıkıp da doğruyu, hayrı bulmasına imkan olmadığını anlarız.
bunun için sonsuz ötesi bir matematikle tüm hesabı yapacak bir bilince ihtiyaç vardır. işte bu noktada bizler düşüncelerimizi, niyetlerimizi, fiillerimiz evrensel bilince verilmiş bir dilekçe(dua) gibi görüp talepte bulunmalıyız. niyetimiz bu olmalıdır. bunun karşılığında ise bize verilecek her şeyden razı olmalıyız; çünkü bizim için hayır ondadır; zahirde kötü gibi görünseler bile.
hz. ömer bu sırrı anladığı için şöyle söylemiş: “hakkımda hangisinin daha hayırlı olduğunu bilmediğim için darlık ve bolluk günlerimin hiçbirine aldırış etmedim”
peki bu hikmeti anlamaz ve kendi burnumuzun dikine gidersek ne olur?
delkak’ın başına gelenler bizim de başımıza gelir. cüzi aklımızın kendince hayır görüp yaptığı seçimlerin kötü sonuçları ile karşı karşıya kalırız. kendi aklına/gücüne güvenen kimse kendi aklıyla/gücüyle başbaşa bırakılır. evrensel güce/bilince güvenen kimsenin ise elinden tutulur.
kim bu yola girmek isterse, “lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah” tesbihini çok yapsın. tekrar ede ede bu manayı bilinçaltına kazısın.



